ASİT YA DA İKSİR

Bir ilk kitap, Onur Behramoğlu’dan…Soyadından da anlaşılacağı üzere nabiga değil genç şairimiz, Behramoğlu ailesinden Namık Kemal Behramoğlu’nun oğlu. Ataol, Nihat gibi amcaları var. 1975, İstanbul doğumlu. Otuzundan sonra imza atmış ilk kitabına.

Yasakmeyve’de (Kasım-Aralık 2004) göründüğünden beri izliyorum Onur’u. Şiir biraz şaşırtmaksa, şaşırtıyor beni. Sözün savrukluğundan yılmıyor, bir dizeden diğerine geçerken pek bakmıyor geriye. Kendinden emin bir uzun koşucuyu andırıyor. Dörtlüksü şiirlerinde kimi aşınmış uyaklara dayanan ses benzerliği ile çoğunlukla birinci tekil kişide odaklaşan söyleyişi okurun dikkatini çekse de, çağdaşlarından farklı olarak doğrudan evrensele uzanan, deyim yerindeyse insanı kanatları altına alan tavrıyla ve bu tavırdan kaynaklanan salkım saçak dize yapısıyla – bir sonraki dizenin nereye gideceğini kestirmenin merakı içersinde – ilgi odağı oluyor birden. Sözü yonta yonta genişliyor Onur’un şiiri. Denemeye ve yanılmaya açık!..Ama kesinlikle geri dönüşü olmayan, hep ileriye bakan anarşist ruhlu baş belası biri!..

Evet, Onur’un görünür farkındalığı ‘devrim’ sevdasıyla yola çıkan toplumcu bir damardan gelmesi. Bundan büyük mutluluk duyuyor ve doğrudan babasıyla ilişkilendiriyor kökenini:

değeri bilinmemiş bir şiir güzelliği / sol yanımda çırpınan güvercin kanadında / babamdan devraldığım o devrimci yüreği / göç etse de kuşlarım ilkbahar ortasında” (s. 10)

Sessizlik Sözlüğü”ne benzeyen baba, susmanın ustası gibi iz bırakır oğlunda. Sessizliğin sesinde gizleneni bulup çıkarmak öncelikle şair kimliğine yaraşır Onur’a göre:

ben susturdum kalbimi, bir teli koparıp geldim / sessizliğim sesinde buldu ahenk” (s. 20)

Bir şair adayı için salt sessizliğin tınısına kulak kabartmak yeter mi, yetmez elbette! Ancak “sığamadım kendime dağ oldum sis büründüm / kokladım bir bebeği buklesine sarındım / aşk kadar üstün oldum ölümden” (s. 14) erişkinliğine ulaşıldığında anlam kazanır duyarlığı.

Behramoğlu’nun şiiri anlatımcıdır genelinde. Ama modern şiirden kopmaz. Öyküleme tekniğini hiç zorlanmadan kullanır. Örneğin, “Vakitsiz”de Hatice’nin zamansız ölümü, “oyun gibiydi her şey, bu saklambaç olmalı” (s. 22) beklenmezliği karşısında hançer kıvraklığıyla işler insana. “Anarşist Nail Bey”in öyküsü ise sekiz bölüm süresince merakla şiiri de sürüklüyor ilginç yapısıyla. Dedesi Hasan Ceyhan’ın ağzından dinlediği Nail Bey’in, Bulgaristan’dan Bursa’ya, oradan da Aziz Konstantinos’a adanmış Manastır Adası’na taşınan serüveni, en başta düşünselliğini içselleştirmeyi amaçlar:

nail bey ada insanı / ‘mutlu ada’dır manastır adası / mutluluğu / köklü yalnızlığıyla çentikler atması / dünyanın aldırışsızlığına” (s. 29)

Ataol Behramoğlu’nun konuşma diline yakın duran uçarı inceliği ile Nihat Behram’ın taşkın nehir şiirleri arası bir çizgide değerlendirebiliriz Onur’un ilk adımlarını. Çekincesizliği, doğallığı ve kıvrımlarındaki değişik dil tadıyla Ahmet Erhan’ı anımsatır öte yandan. “işte bugün doğdum ben! / ilk sevgiliden çıkıp ıslık tutturduğumda” (s. 51) dizeleriyle başlayan “Bile” şiiri en iyi örnektir buna. Antimiliter tavrının ağır bastığı ve milliyetçiliği ironik biçimde kargışladığı “orda bir köy uzakta o köy bizim köyümüz / yakmasak da yıkmasak da tralalalala / ne mutlu türk’üm kürt değilim diyene / önce vatan sonra yükselen piyasalar” (s. 67) gibi dizelerinde ise Âkif Kurtuluş’la birliktelik içindedir sanki. Ama Onur Behramoğlu’nun kişiliğini birkaç etkilenme ile sınırlı tutamayız. Sayısız deneme ile bugünlere geldiği aşikâr. Özellikle “leş kokulu attarlar! taş yığınları! / hepsi bu kadar yüzlere / cilt bakım kremleri! / ben, dünyanın aldırmadığı çocuk! / yazmasam: suçceza karışığı / yazsam: erken boşalan / tecavüzcü hırçınlığı” (s. 55) dediği “kadtran” şiiri penceresinden bakabildiği sürece “terbıyık bir oğlan tepeden tırnağa şiir” (s. 44) kesilir. Çünkü iki nedene odaklanmıştır elinde olmadan. Birincisi, “gözümüzü açtık ölümü gördük biz geldik herkes ağlıyordu”daki (s. 59) mutsuz yığınların hüznü; ikincisi ise “suç mahalli dünya” (s. 60) saptamasındaki akıldışılık!

Böyle bir ortamda “taş yerinde ağır, örneğin filistin’de” (s. 60) savunusunu onaylaması gerekecektir kuşkusuz. Sözcükleri taş gibi kullanmayı öğrenir. Öteki’ne ayarlı antenleri çırılçıplak görüntüler sunar şiirevine. İnsan doğasına aykırı yaşam biçimini yadsıyarak geçer olup bitenlerin içinden. “Yoktarih Ülkesine Vakanüvis”lik hakkında kafa yorar, “kara aynalara beyaz yalanlara müşriklik etmeyenleri” (s. 69) ayrı tutarak…

Toparlarsak, şu üç dizede göz kırpar Onur’un tanıklığı:

tanığım kalsın / ben de seviştim ben de / çocukluk ettim” (s. 62)

Öyle de süreceğe benzer. Şiirin “paha biçilmez iksiri”yle yürüdükçe…Annesini “ipek yolu” belleyen çocuktan şair olmaz mı?

Ahmet Günbaş – ‘Varlık’, Şubat 2007