A

“İyice gergin bir eşek karnı gibiydi gökyüzü, gözdağı verircesine, insanların başlarının yalnızca birkaç karış yukarısında asılı duruyordu.” Luis Sepulvéda’nın ‘Aşk Romanları Okuyan İhtiyar’ romanı bu cümleyle açıyor kapılarını. 1949 Şili doğumlu yazara, öğrenci liderliğinden Allende dönemindeki kültürel çalışmalarına uzanan devrimci mücadelesinin bedelini, onu ömür boyu hapse mahkûm ettirerek ödetmek isteyen Pinochet diktası, Uluslararası Af Örgütü’nün baskılarına dayanamayarak, cezanın sekiz senelik sürgüne çevrilmesini kabul eder. İsveç’te İspanyol edebiyatı okutmak üzere sürgün yolculuğuna çıkan yazar, ilk durak Buenos Aires’te kaçarak Uruguay, Brezilya, Paraguay’da kısa sürelerle kalıp Ekvador’a yerleşir.  Bu ülkede ve iki sınır komşusu Kolombiya ile Peru’da tiyatro toplulukları kuran, gazetecilik yapan, şiirleri-öyküleri-romanları-tiyatro ve radyo oyunlarıyla birçok ödül kazanan Sepulvéda, Ekvador’un doğusundaki Amazon ormanlarının derinliklerinde yaşayan Shuara’lar ile geçirdiği yedi ayda biriktirir, ‘Aşk Romanları Okuyan İhtiyar’a dair izlenimlerini…1979’da, kırk beş yıllık Somoza rejimine son veren Sandinista’larla omuz omuza savaşan yazar, Latin Amerika ve Afrika’yı dolaşmasına olanak sağlayan gazeteciliğe Almanya’da devam eder; beş sene boyunca Greenpeace’in bir gemisinde mürettebatın parçası olarak yaşamını sürdürür.

‘Aşk Romanları Okuyan İhtiyar’, iki savaşçıya adanmıştır: “İlerleme sözcüğünü ağızlarından düşürmeyen, iyi giyimli, tırnakları manikürlü büyük haydutların parayla tuttukları bir katiller çetesi eliyle öldürülen, Amazon’un en büyük savaşçılarından ve Uluslararası Ekoloji Hareketi’nin en kararlı önderlerinden Chico Mendes” ile “Yukarı Nangaritza’da yaşayan Shuara’ların temsilcisi ve Amazonların büyük savunucusu Miguel Tzenke”ye…

Antonio José Bolivar, “bu kadar çok özgürlük savaşçısının adını taşımaktan hiç de rahatsız görünmeyen sırım gibi ihtiyar”, yurttaşlarına attıkları sinsi ısırıklarla semiren hükümetlerin uzağında, tasasız ve efendisiz vahşi doğada yaşamakta; kendisini, sürekli değişen doğanın bir parçası, bu sonsuz ve yeşil bedenin herhangi bir tüyü gibi görmektedir. “Kimse gökgürültüsünü zaptedemez ve kendini veriş ânında kimse kimsenin cennetinde yer kapamaz.” Sahiplenme duygusunun, kıskançlığın olmadığı aşk; yaşlanmanın çürütücü zehirine karşı en güçlü panzehir olan okumak, tüm doğallıyla yaşamındadır. Transistörlü radyoda insanı hüzne boğan sesiyle Julito Jaramillo’dan ya da birbirinden ayrılınca kederden ölen lori kuşlarından öğrendiği aşkı, kitaplarda da aramaktadır. Tek bir konuda bilgelik ummaktadır, yaşlandıkça: Anılarının akışını istediği yöne çevirebilme ve onların karşısına çıkaracağı tuzaklara düşmeme yeteneği. Elinde bulunan birkaç romanı, sözcükleri heceleye heceleye yüzlerce kez okurken, “görünmeyen bir böceğin herkes tarafından özlenen ısırığına benzeyen aşk”, çok gerilerde kalmış anılarına karışmakta, yağmurun tekdüze gürültüsünü, akıp giden hayatı unutturmaktadır ona. Yırtıcı bir hayvan olan ozelotla teke tek vuruşmak zorunda kalmasına neden olan olaylar ise, dev makineleri, sonsuz umursamazlıkları, para hırsı ve kan bürümüş gözleriyle doğayı tahrip edenlerin bir ozelotu yaralamalarıyla başlar. Erkeği yaralanan dişi ozelot, ormanda karşısına çıkan herkese saldırarak, adeta ölümü aramaktadır. “Gizemli bir yasa, onu öldürmenin gerekli bir merhamet davranışı olduğunu fısıldamaktadır”, aşk romanları okuyan ihtiyara. Gereken, bir düellodur; kalleşlerin anlayamayacağı soylu bir çarpışma, mağrur bir veda…

Antonio José Bolivar’a bazen insanların barbarlığını unutturan, çok güzel sözcüklerle aşktan söz eden romanlar gibi bir roman ‘Aşk Romanları Okuyan İhtiyar’…Chico Mendes’e adanan şarkılar eşliğinde, bakire dünyamızı kirletenlere küfrederek okunduğunda, şiir güzelliğine de bürünüyor.
 http://www.dailymotion.com/video/xaz2qr_philippe-val-chanson-pour-chico-men_music
http://www.dailymotion.com/video/x1mv6q_mana-cuando-los-angeles-lloran_music

bulutsuzluk özlemi

yüzün alışkanlık
düş bulanıklığı

sesin
babamın tabutu sırtımda

tenin yer gök
başımı alıp alıp
çarpmak çırpınmak

adımın her harfine imale koydum
adının yankısını kuşanıp

bence sen:
bana benzetip
el etmen birisine
sonraki utangaçlık

sence ben:
kuş kavminden tanrı

bankalar dursun dükkânlar genelevler
şimdi hemen şu anda
boğ beni boğ beni boğ

evet mutluyum hem de çok mutsuz
onur! seni istemiyorum artık!

saygıda kusur

korkma sönmez bu şafaklarda
otuzbir azgınlığı kalabalıklar

yaşasın çürük çıkan dokuz miyop gözlerim
kısa kalan bacağın darmadağın ettiği
kapılar pencereler duvarlar

orda bir köy uzakta o köy bizim köyümüz
yakmasak da yıkmasak da tralalalala
ne mutlu türk’üm kürt değilim diyene
önce vatan sonra yükselen piyasalar

yazılsın şiir yazılsın ve bitsin
parmak izlerim kalsın son hecesinde
hepiniz üstüme gelin
tiksindirene kadar

ben gidiyorum. korkmayın dünya döner
aşk ölmedi be! o ölse çocuklar var

şimdi haberler

şimdi leo ferre
nazik fransız polisince
korkunç küçük parçalara ayrılan cezayir çeliğine
su veriyor

şimdi chava alberstein
bırakmış filistinli taşlasın israil’i
kasıklarında
bir daha! bir daha! bir daha!
genişleyip taşan bir ırmak piyanoda

şimdi sezen aksu
ipotekli ve ucuz ve şehirli ıssızlık
türk’üm doğruyum çalışkanım filan
işte bunlara ve başkalarına
gününü gösteriyor

şimdi dünyada gece
şimdi aşk köpeklik vesaire
şimdi deniz diplerindeki
mağaralarda
che guevara

şimdi sakallarım çılgınca uzamakta

öğleden sonra ilk dakika

     aşk ya büyüyen ya da hiç değişmeyen bir ışıktır;
     ve öğleden sonra ilk dakikası gece demektir
     john donne

hiçi her şey her şeyi hiç
akşamı sevinç yapan sen

adını elmasla kazıdığın
cam kırıkları

derya olanaksızlığı
geçtiğin su birikintilerinden

ne çirkin ne güzel
çırılçıplaktır tanrı

bir kenara bırak kendini
yıldız kaymalarını izle

sessizce ağla ve unut
yırtılan sayfaları

 yağmur fısıltılarla konuşuyor
 uyuyabilirsin artık

yastığın sırılsıklam
dalga seslerinden…dalga seslerinden…

obua sesli sokak

aziz denis sokağı
açıkta çöp kutusu

sanki hiç
avuçlarında gül ezmemiş kadınlar

jean pierre ya da onur
ya da topal sokak köpeği

beş yüz frank’a derin
derin derin bir üçgen

tükür kendini
mutsuz kız çocuğuna

nedense iki tür insan

acıyı rahminde duyan
rahminde acı duyan

nedense umudun şerefine
kadeh kaldırmaz gece

müziksiz gövdelerden
yükselen obua sesi
 
ayaklarıma dağ giysem
tırmansam bulutlara

saçlarım kanar da kanar
belki peygamber olurum

küller küllere…tozlar tozlara…

aşk mı: aramak
aramak mı: yaratmak
ben mi: en’el hak

*

açlar ordusu
hüzünlü generaller
kabaran deniz

*

taşra akşamı
çocuk treni bekler
tren çocuğu

*

sen, birdenbire
şaşkınlık kelebeği
yüzüme konmuş

*

bir sahlep içsek
öpüşsek tarçın koksak
ölmeden evvel

*

sağanağımsın
saçından tırnağına
yüklü bulutlar

*

gök gürültüsü
yabani göğüslerin
çığlık çığlığa

*

paylaştığımız
siyah bira ve köpük
hayat bilgisi

*

ilk insan ilk aşk
uğursuz parıltısı
sonrakilerin

*

tanığım kalsın
ben de seviştim ben de
çocukluk ettim

*

ordayım işte
kesmeyi düşündüğün
tek beyaz telde

*

çay mı dediniz?
ince belli bardakta
sızlayan bellek

*

önce çocuklar
sonra kadınlar sonra
ben de ölürüm

*

damarlarımda
varlığı mümkün kılan
yalnızlık zehri

*

ölümcül şiir
paha biçilmez iksir
talan et beni

*

sen mi: evet, ben
vazgeçemediğin göz
yanılsaması

gedik

     kardeşim özgür doğan’a 

suç mahalli: dünya

kaç milyon kozalak bebe
boşa akan kaç milyon gece

sıfırbeşyüzotuziki
dörtyüzaltmışbirellialtıellialtı
aradığınız kişiye ulaşılamıyor

hangi at: doru, kestane kırı
hangi ter hangi dörtnal hangi eprime?

kötü sonsuzluk…üç oktav melankoli
yeni bir renge boyanmış kapı

zamanın önemsiz olduğu zamanları hatırla
cümle ortalarında…akşam saatlerinde
günaydın! günaydın iyi kuşlar

taş yerinde ağır, örneğin filistin’de!

işte kalbimiz ansızın

gözümüzü açtık ölümü gördük biz geldik herkes ağlıyordu
 
doğrulduk sigara yaktık
yunduk sular dökündük
duyduk uyuyup uyanmamayı

sorduk:
zenginler daha kuvvetli oluyorlar değil mi?

biz
kapkara yük ana rahminde

yüzümüzü yağmura tutunca
anladık suyu çürüten neydi
işte kalbimiz ansızın
nasıl da ince, yeni ve çıplak
titreyen, ıslak bir leylak dalı
yanı başımızda bir serçe
ötüyor
 ötüyor
  ötüyordu

biz
karanlıkta beyaz gölge

biz
günlük güneşlik

hani,siz

ağzımı göğüslerinle doldur
dirilsin dilim dudağım
kara gözlü kuzuları otlatan
kızlığına dokundur
çocuk parmaklarımdan tut
kanasın dizlerimiz
zarın yırtıldığı yerde

buzdolabının sesi ambulansların
başkalarıyla odalarda
belki aynı odalarda sevişmenin

sehpada yanyana gözlüklerimiz

sen ve artı sonsuz
ben ve eksi sonsuz
hem belki baki kalan şeyler
su gibi toprak gibi aziz

     gece üçbuçuk sularında geçip giden gemiler
     gün boyu gözlerin şimdi gözlerim olan deniz
     ben çağırmadım, hayır! kendileri geldiler
     sensizlik ve sen! ne kadar güzelsiniz