GENÇ, KARARLI BAŞLANGIÇ

Onur Behramoğlu, iki amcasının da temsil ettiği söz esaslı, söylevi önemseyen, erken modern başlangıçlarını Tevfik Fikret’e kadar (daha öncesi de var, hiçbir şey öncesiz olmaz, kuşkusuz) dayandırabileceğimiz, toplumsal duyarlılığı güçlü bir şiiri üstleniyor. Bu şiirin kaynakları Türk şiiri olduğu kadar Rus şiiri de. Şairin kültürel çevresinin iyi bildiği, Türkçe’ye kazandırdığı Rus şiiri: Puşkin, Lermontov, Yesenin, bazen de Mayakovski. Bu şiirde söyleyenin edasına, “özgün” olma bilincine, şair kimliğine ve ideal benliğine yakıştırdıkları jest ve tavır, şiirsel edayı belirleyen önemli bir öğe olmuştur. Onur Behramoğlu’nda da bu özellik öne çıkıyor. “Bir bakışın ölmeme kâfi geldiği yerde/ çalmasın gereği yok susturdum kemanları” diyebiliyor örneğin. Hemen her şiirde, yaşamı ile tutkusunu kıyaslamaya, yaşamını inancına ve tutkusuna değişmeye hazır bir ruh taşıdığını hissettiriyor. Kuşkusuz, bu tür şiire yakışan manik bir duygulanışla beliriyor bu ruh. Ama yine bu şiire hem yakışan hem de kaçınılmaz sonuç olan o depresif ruhla da: “ben, dünyanın aldırmadığı çocuk!/yazmasam: suçceza karışığı/yazsam: erken boşalan/tecavüzcü hırçınlığı”. Kararlı bir ergen eda, şairin tüm yaşamı içinde kendine kalıcı bir yer arıyor. Şimdilik oldukça bıçkın, bazen yüksek tonlu, arayışlarda yer yer şiiri ve sesi yırtan kimi sözcükler ve sesler bu arayışın kaçınılmaz bir engeli sayılmalı. (Kuşkusuz, ergenlik bir gelişim aşaması olduğu gibi, yaşa bağlı olmayan bir ruh durumudur.)

Onur Behramoğlu’nun ilk kitabındaki şiirlerinin şimdilik iki farklı yapı taşıdığını söyleyebiliriz. İlki, hecenin, uyağın sıkı biçimde gözetildiği şiirler. Bu şiirin kusursuz bir örneği, babası Namık Behramoğlu’na adadığı “Bir Sessizlik Sözlüğü”. İkinci yönse “KAdtRAN” (yazdığım doğrudur) şiirinde ve benzer şiirlerde olduğu gibi, harf olanaklarından yeni şiir cümlesine birçok arayışlar denediği daha taze kımıldanışlar ya da çalışmalar. Ağırlık ilkinde ve ustalık da o şiirlerde olsa bile, kendini daha fazla özgür hissettiği anlaşılabilen, ruhunun kör noktalarına cesurca dalabildiği gözlemlenen şiirler de bu türden olanlar. Genç şairin iki amcasından daha farklı olarak devrimci duyarlılığına anarşist bir bakış da kazandırmış olduğu şiirler de bu ve benzerleri. Değer sorgulayan, sözü “edep” hapishanesinden ansızın kaçıran, sıradanlaşmadan, kabalaşmadan sert olabilen, gözü daima benliğinin duyuşunda, eyleminde. Onur Behramoğlu ilk kitabında, bundan sonra izini süreceğini düşündüren şiirsel izleğin örneklerini veriyor. Ergen bir şiir, ama poetik olgunluğu da yüksek bir şiir.

Ergen şiir demiştik. Hem yenilikleriyle ergen, hem de ergenlik motiflerinden sıkça yararlandıkları için ergen. Bu evrenin güzelliğini de taşıyorlar, kimi sivilceli hallerini de. Ama hem kendilerine vaat ettikleri şiirsel umut yüksek notalı, hem de biz şiir okurlarına.

Mahcup etmesin hayat…

Mahmut Temizyürek – ‘Radikal Kitap’, 08.12.2006

MAHMUT TEMİZYÜREK’İN MEKTUBU

Sevgili Onur,

Dostum, uzaklarda olduğunu sanıyorsun ama o denli yakınsın ki şimdi bana, ruhuna dokunuyorum, o delikanlı, romantik, coşkulu, keder bilen ruhuna.

Kitap çok güzel olmuş. Hem biçimi hem şiirler. Bazıları şaşırtacak kadar güçlü. Böyle diyorum, çünkü zordur ilk kitapta ustalığı bulmak.

Dostum, yolun açık olsun. Heyecanını şimdi daha iyi anlıyorum ve “az bile” dedim kendi kendime.

Kucaklarım, gözün aydın, hoş geldin!

(Mahmut Temizyürek)

HAYDAR ERGÜLEN’DEN…

‘Asit ya da İksir’, Onur Behramoğlu’nun ilk kitabı. ‘Şair aile’nin en genci Onur’un kitabı adeta bayramyeri. Şair, dizelerinin babası değil henüz, ağabeyi. Ellerini sıkı sıkıya tutması bundan. Şiirlerinin üstüne başına titiz. Düğmesi kopmasın, gömleği dışarı çıkmasın diye sorumlu davranan bir şair-ağabey. Yolun başında bu itina iyi. Sonra hepsi o lunaparkta diyelim, meşrebine göre bir eğlence bulur ya da kederini seçer. ‘Ağabey’lik bazen olgun, bazen isyankâr bir biçimde yansıyor dizelerine: “hiçbir şey ölümünden daha fazla benzemez insana”, “değil mi ki sevdiğin sensiz de sevişmiştir”, “ben gidiyorum. korkmayın dünya döner / aşk ölmedi be! o ölse çocuklar var” Doğru, Onur gibi iyi şair-ağabeyleri var nasılsa.

(Haydar Ergülen)

METİN DEMİRTAŞ’IN MEKTUBU

      Antalya, 22 / Kasım. 2006

Sevgili Onurcuğum,

Beni anımsama inceliğine teşekkür ederim önce. Bir de  sunumdaki  güzel  sözlerine.
Metin Amcanı bağışla. Kitabını Ankara’ ya vardığım günlerde almıştım. İlhan Erdost’ un  “Öldürüm/ ölüm günü anma toplantısı” ve  diğer  işlerimin yoğıunluğundan sana  hemen  yazamadım.Nedenlerimin biri şu.
Kullanmakta olduğum bacak protezim ‘miadını’ doldurmuştu, yeniledim. 6500. – ytl’ nin sadece 2000 ytl’ sini SSK ödüyor ve buna da şükür diyoruz.10 gün süren ve hemen her gün  2 ile 3 saat süren yürüme talimleri vs beni yordu ve sana biraz da bu yüzden yazamadım.  Özetle şimdi yeni ve biraz daha modern bir protezim var.
Çocukluğumuzda,(1938-40′ lı yıllar,  yokluk, yoksulluk  yılları..) bayramlarda babamızın aldığı ayakkabıya  duyulan    sevince benzeyen   bir  duygu içindeyim.
Protezle ilgili böyle bir  açıklamaya,  sunumdaki “fantom (hayali) ağrıları” na  yaptığın gönderme yol açmış olabilir. Sevgili Amcan ile mektuplarımızı içeren “Şiirin Kanadında Mektuplar” ı okumuş olduğunu anlıyorum.
Geçiyorum.
1983′ lerde olabilir, baban ve kardeşinle birlikte  Antalya’ da  kitapevimize gelmiştin.  Seni sisler ardında hayal- meyal  anımsayabiliyorum. “asit yA da İKsir” i elime alınca o günü anımsadım. Kitabını sevgiyle okşadım. Arada açtım, okudum. Özellikle yürüme talimlerinde, oturup dinlenme anlarında… İlk şiirin, “Otuzbeşbin Kemanın Anlatamadığı” nı pek çok kez okudum. 3 dörtlüğün 3′ ü de güzel. Son dörtlük daha da güzel.
Düşer tuz parça olur kırılır ellerinde
Taşıyamaz yüreğim en masum yalanları
Bir bakışın ölmeme kâfi geldiği yerde
Çalmasın gereği yok susturdum kemanları

“Saygıda Kusur” adlı ironik şiirinin yanına da notlar düşmüşüm.
“Zemherilerle tanış hazanın –kışın- kıdemlisi”  bir soru imi ile “hazan mı?” ‘kış mı?’ olmalı diye notlar… “Küller Küllere……” de  üçlü dizeler biçiminde  yürüyen söyleyişlerde incelikli bir  erotizm… Sevdim. “gökgürültüsü/ yabani göğüslerin/çığlık çığlığa” Belki en başarılı bulduğum  3′ lü şu: “sağanağımsın/saçından tırnağına/yüklü bulutlar”

Sevgili Onur, özetle, kitabın çantamda geziyor ve arada açıp okuyorum. Bir ilk kitap olarak hem içeriği hem basımı, biçimiyle güzel bir  kitap. Kutluyor, gözlerinden öpüyorum.
Bilgisayarı 2 yıldır kullanıyorum. Daha acemisiyim. Bu mektubumu sana bir zarfa koyup PTT ile göndermek isterdim. Teknolojinin sunduğu kolaylık bir tuzak. Böylece kabul et. Ulaşınca da bir ıslık çal..  gönderme işinde bir hata yapmamağa çalışacağım.
Dilerim bir gün görüşürüz. Babana, annene çok çok selam ve sevgiler sunuyorum. Kız kardeşine de. Sevgili Amcan Nihat’ a da… (eğer görebiliyorsan, görüşebiliyorsanız.)

Metin Demirtaş/ 0533. 5534668
PK: 477 Güllük/ ANTALYA
0242. 2382822

 

ARAS’A İKİNCİ YAŞ GÜNÜ MEKTUBU

Canım oğlum Aras,

10 Ağustos 2011 Çarşambadan 10 Ağustos 2009 Pazartesiye baktığımda, ikinin otuz dörtten büyük olduğunu görüyorum. Meğer ne çok şey sığarmış şuncacık ikiye…

Birinci yaş gününden kısa süre sonra alttaki iki dişin çıktı. Bugün tam on tane dişin var ve dün uzun bir aradan sonra yine burnumu ısırdın güzelim süt dişlerinle…

10 Ekim’de, on dört aylıkken ilk kez yürüdün. Sekiz kocaman adım, mini mini ayaklarınla; kendi adımlarınla şaşırıp coşkulanarak, çığlık çığlığa.

O günlerde, Misak Manuşyan’ın yaşamını okuyordum. Ailesi yok edilmiş, Suriye’deki bir yetimhanede büyümüş, gemiyle Fransa’ya gitmiş, ikinci dünya savaşında nazilere karşı savaşmış, onlar tarafından kurşuna dizilmiş, Adıyaman doğumlu kardeşimiz Manuşyan. Onun soyadının yumuşaklığı, ‘oğluşum’ olan seni; şiirinden dizeler de, senin baban olan beni anlatıyordu sanki: “Benim için / sarhoşluk başına vurmuş desinler.”

Allah’a inansam, “Allah ayırmasın bizi” diyeceğim. Ama yürüyüp gideceksin elbet…

Kasım’da, ‘anne, baba, anneanne, dede, orda, lamba, haydi’ gibi sözcükleri söylüyor, her konuşmaya, her sohbete ortak oluyordun, anladığını belli ederek. Yuvarlak olan pek çok nesne, başta top olmak üzere, “ımba” idi. Pek meraklısı olduğun süpürgeye “üdüba” derken, tamir aletlerine düşkünlüğünle, hepsinin ismini kusursuz öğrendin.

Sana bakıyorum: Her gece “aydede!” diye sevinçle seslendiğin ayın ışığı kadar, ilk günkü kadar beyazsın. Bazen, kucağımda ‘aydede’ye bakarken öyle dalıp gidiyorsun ki… Hani bir hal vardır, en umulmadık zamanda gelir; yürürken, konuşurken ansızın bir boşluk açılır önünde. Hiçbir şey düşünmüyor gibisindir. Duymakta, birkaç adımda ya da sözcükte bütün bir ömrü yaşamaktasındır. İşte öyleymiş gibi bakıyorsun. Hiçbir büyük serüven, tazecik nefesinle buğulandırdığın camdan seyrettiğin aydedenin ışığı kadar derin izler bırakmaz insan ruhunda, biliyorsun sanki.

Seni yazmak, karanlıkta bir şeylere dokunur gibi olduğumda duyduğum ürpertileri yazmak gibidir. Şiir gibi. Aşk gibi.

2011’in Ocak ayında, hiçbir yere tutunmadan, oturduğun yerden ayağa kalkabiliyordun! Bunu yapabildiğini kendine ve bizlere kanıtlamak için onlarca kez tekrarlayarak; her kalkışında, alkış bekleyen muzip bir gülücükle…Aynı günlerde ben de çalıştığım şirketten ayrılmış, hiçbir yere tutunmadan, kendi işimi yapma hayaliyle özgürlüğümü ilan etmiştim. Seninle beraber öğreniyordum yeniden, umudu hiç yitirmeden denemeyi.

Şubat ayazında, anneciğin şiddetli öksürüğe yakalandı, sen de. Beş gün boyunca hiçbir şey yemedin. Öksürdün, öksürdün, öksürdün, içimizi parçalayan bir çaresizlikle. Kendi varlığın gibi acıyı da sınırsız sanıyor; ta canevine yerleşmiş, yüreğine oturmuş ve etine egemen olmuş gibi duyuyordun onu belli ki. Altıncı gün, çok sevindiğinde attığın o tiz çığlıkların evde yankılanmaya başlayınca, bizim göğsümüzdeki sıkışmışlık da dindi bir süreliğine. Aynı günlerde Tunus’ta kendini yakan gencecik Muhammed Bouazizi için bir şiir yazdım, Hazreti Muhammed odur, bilinsin diye. “Kalbi olana zengin denilir”, bilinsin. Kalbi olanın göğsünde bir şeyler sıkışır, boğazında bir şeyler düğümlenir habire…

İlkbaharla birlikte sen de şakımaya başladın. Yirmi iki aylık olduğundan bu yana, beş altı sözcüklük cümleler kuruyorsun. Havuza gittiğimizde, “İki tane minder alabilir miyiz?” diyorsun örneğin; “Müslüm amcanın kocamaaaan elleri var”, “Biz televizyon izlemiyoruz, babamla sohbet ediyoruz” diyorsun.

Miti Fare (sen böyle diyorsun), Tavşancık Harry, Ayıcık Bony, Tamirci Manny, Özel Ajan Oso ile arkadaşız. “Fındığı bulduuum tam burdaymış”tan, “Hey hoh hoh hey hey buradayız” şarkısına kadar neler söylemedik ki birlikte…Yanni’nin Vivaldi uyarlaması ‘Fırtına’sı, kemanıyla büyüledi seni; haftalar boyu, her gün defalarca dinlemek istedin. İnternet üzerinden piyano, keman, akordeon, trompet, arp, çello dinledikçe, gözlerin ışıldadı. Yolda giderken, “müzittt” diye seslendin; beğendiğin bir parçadan sonra “bi dahaaaa” diyerek… “Aras şimdi ne çalıyorlar?” “Akordeon”…Bu soru ve yanıt, anneni de beni de ağlatacak kadar duygulandırmış, heyecanlandırmıştı. 

Bir kez saçlarını kısacık kestirmiş, aslında tam da makineyle saçların kazınırken pişman olmuştuk annen de ben de…Ama iş işten geçmişti bir kez…Şimdi sen Atatürk’ü görür görmez tanırken; kıtaları, gezegenleri sırasıyla sayarken; en küçük duygusal titreşimleri en büyük incelikle kavrarken aynı duyguyla sarsılıyorum: Bu yanlış ülkede, bu yanlış dünyada bir çocuğu böyle bir sevgi halesine sarıp büyütmek, makineyle saçlarını kazıtırken olduğu gibi pişman mı edecek bizleri? Bu yüzden, hep iyi haberler duymak istiyoruz, senin annen-baban olduğumuz günden beri…Haberleri Birand amcadan dinliyoruz, sen onu ne zaman görsen gülüyorsun çünkü. O hastalanıp bir süreliğine haber sunmayı bırakacağını duyurduğunda, akşam yemeğimizin tadı kaçmıştı. Hâlâ soruyorsun haberleri izlerken, “Birand amca nerde?”
 
Annen sana Yumurcak okuyor, Kayu (Caillou) okuyor geceleri. Okumuyor, onları bir tiyatro sahnesinde canlandırıyor demeliyim. Yumurcak ya da Kayu her maceranın sonunda biraz daha insan olurken, ben biraz daha âşık oluyorum annene. Ellerini tutup sevdiğin şarkıları söyleyerek, gizemli maceraları alçacık bir sesle kulağına fısıldayarak mutlu bir insanı büyütüyor senin küçücük gövdende.

Sebzeye bayılıyorsun; enginara, semizotuna, anneannenin bamyasına. Başka hangi çocuk, “Ne yemek istersin?” sorusunu “Pazı” diye yanıtlar ki? Fener Balık’ta çinekop ya da levrek yerken oradaki garsonlarla konuşmayı, restoranın sahibine “Erdoğaaaan” diye seslenip onunla koşup oynamayı da seviyorsun. Midpoint (sen “İmpiyont” diyorsun) köftesini, Palladium oyun alanını, Kozyatağı parkını da…Parkta basketbol bile oynuyoruz artık…

Babaannenlerin evine her gidişimizde önce bağırıyor, onunla telefonda konuşmaya da bağırarak başlıyorsun. Evde durup dururken, “Babaannemi arayalım, bağırıcaaam” diyorsun  gülerek. Birkaç gün sonra gideceğimiz Kurşunlu köyünde, Namık dedenle bahçeden biber toplayacak, belki sahilde balık avlayacaksın. Onun sigarası-çakmağı, şu sıralardaki merakların arasında. “Sigarayı anne de içmez, baba da içmez, sigara sağlığa zararlıdııııır, öksürürsün, doktora gidersin” diyorsun kendi kendine. Herkese özel olarak geliştirdiğin bir tarzın var: “Halaaam” diyerek halanın gönlünü fethetmek, “Eramamamamama” diye seslendiğin Erhan amcanın ya da Sunay amcanın kucağına gitmek, “Yiğit abi”, Efe ve Ege’yle birlikteyken sevincini herkese belli eden danslarını yapmak…Enerjisi hiç tükenmeyen anneannenle sana zaafı her halinden belli Turhan dedene, daha on beşinci katın asansöründen çıkarken attığın sevinç çığlıklarıyla koşuyorsun. Sabahları yanıma gelip, “Soyulmuş badeeem!” diyorsun; beni yataktan kaldırıp mutfağa götürerek, ağzına bir tane soyulmuş badem atıyorsun orda, birkaç dakika çiğneyip tekrar çıkarmak üzere…

“Annemin ellerine sağlık. Yemek enfes olmuş” dediğinde; ya da “Anneciğim, seni çok seviyorum” diyerek annenin boynuna sarıldığında o ne kadar mutlu oluyorsa; öğle uykularından “Baba” diyerek kalktığında, “Baba-oğul tamir yapıcaaz, babam bugün işe gitmiyceeek” dediğinde, arkamdan yaklaşıp sırtımı okşayarak bana sarıldığında ben de o kadar mutlu oluyorum. Geceleri usul usul soluduğunu duymak, dışarı çıkarken çıplak ayaklarına ayakkabılarını giydirmek, arabada dönüp baktığım zaman gülümseyen gözlerini görmek, birlikte müzik dinleyip dans etmek, kucağımda seninle yürümek, konuşmak, susmak ne güzel…

Son iki senenin en kederli günü, seni, evimizin yakınındaki parkta, annenin yardımcısı Gülcan teyzen de orada olmasına rağmen, herkesten uzakta, bir başına, ürkek-şaşkın, yürümeye, koşturmaya çalışırken gördüğüm gündür…İşe gitmeden önce, bir ağacın arkasından, sana görünmeden bakmak isterken…Bir kartalın kapıp kaçırıvereceği serçe kuşu kadar yalnız…Beni gördün, “Babaaa” dedin, el salladın, “Baba geeeel” diye de ekledin telaşla, belki de gelmeyebileceğimden ürkerek. Bir süre elimden tuttun, bütün parkı el ele dolaştık. Seni salıncakta salladım. Hava rüzgârlıydı. Saçlarını tüy gibi uçuşturan rüzgâr…Sütünü içtin, biraz muz yedin elimden. Kızarmış yanaklarının canımın içi gamzesi, yine de saklayamıyordu az sonra bırakıp gidebileceğimden duyduğun endişeyi…Seni değil, kalbimi bırakıp gittim. Hayatıma alabildiğine sahip olma özgürlüğüne kavuşacağıma, o hayatı da sana adayacağıma söz vererek.

Bütün bir ömrün boyunca, ahenkli kanat çırpışları gibi uğuldasın tatlı anılarımız…Çok uzaklarda da olsan, gözlerini kapadığında duyacağın, kulağına annenin fısıldadıklarıdır…Ve bir ağacın arkasından seni daima izlemektedir baban…

ARAS’A BİRİNCİ YAŞ GÜNÜ MEKTUBU

Canım oğlum Aras,

Kadıköy’de bembeyaz pamuk gibi doğduğun 10 Ağustos 2009 pazartesi günü, ben de 34 yaşında yeniden doğdum. Şimdi ben de seninle birlikte, bir yaşıma gireceğim.

İlk günlerimizde sen hayatın acemisiydin, biz de Aras’lı hayatın acemisi. Annenin endişelerini gidermek için evdeki ilk gecemizde apar topar hastaneye koşuşumuzu, sonraki birkaç ay boyunca annenin salonda binbir zahmete katlanıp boyun ve sırt ağrıları çekerek seni emzirişini, birlikte öylece uyuyuşunuzu, anneannenlerde kaldığımız geceleri, Hasan dededen Ege’ye, en büyükten en küçüğe, tüm aile bireylerinin seni sevgi ve sevinçle karşılayıp kucaklayışlarını unutamam. Sen doğmadan önceki gece sabaha karşı kalkıp güneşin doğuşunu izleyişimi, doğuma giderken yolda annenle dinlediğimiz müzikleri, hastaneye dört aylık oğulları Çınar’la gelen sevgili dostlarımız Erdoğan ve Figen’i, Raşit’i ve gün boyu yanımızda olan diğer dostlarımızı, doğumundan aylar önce sana şiir armağan eden ve doğduğun gün binlerce kilometre uzaktan seni koklamaya gelen Nihat amcayı da…Doktorun Şerare Moridi’nin sıcaklığı, dedelerinin belli etmemeye çalıştıkça insana daha da dokunan heyecanlı bekleyişleri, anneannenle babaannenin çocuklar ve torunlar yetiştirmişliklerinden gelen deneyimlerinin bize verdiği güç, erkek çocuk annesi teyzenin ve halanın annene desteği, o günlerde henüz Can’ın annesi olmayan Tuba teyzenin, her zaman annene en yakın kişi olduğu duygusuyla çırpınıp onun etrafında pervane oluşu aklımda…Ve dünyanın en güzel bebeği olarak doğduğun an, ameliyathanede seni koynuna verdiklerinde dünyanın en güzel kadını olan annenin ağlayışı, benim büyülenişim…
 
Şimdi bir yaşında, yakışıklı, derin anlamlı bakışlı bir erkek oldun. Bir daha bunu yaşayamayacağımı, kokuna hasret kalacağımı bildiğimden, bir yıldır seni her fırsatta kucağımda gezdirdim. Evin her köşesini öyle dolaştık, her şeyi birlikte inceledik, her yerde sürprizli şeyler görüp birlikte şaşırdık. Göz açıp kapayıncaya kadar iki kilo altı yüz elli gramdan on kiloya ulaştın, boyun uzadı, neredeyse yürümek üzeresin, ailedeki herkesi tek tek tanıyor, kendi ellerinle yemek yiyor, suyunu içiyorsun. Islıklarımı hayranlıkla dinleyip dudaklarını büyük bir gayretle ıslığa ayarlamaya çalıştığın, ‘agu’ dediğin, göğsüme yatıp uyuduğun günlerden; uzaktan görür görmez tanıyıp gülücükler gönderdiğin, attığım topu tutup bana geri yolladığın, sabahları işe gitmek için evden çıkarken arkamdan ağladığın, yepyeni sözcükler söylemek için büyük bir gayretle çabaladığın günlere geldik. “Her yerde kar var” şarkısını her söylediğimde, bir yıldır yüzünde aynı çapkın tebessüm, gözlerinde aynı melankolik bakış.

Arabamızı senin için yenileyip sana da güzel bir araç koltuğu aldık; arka sağ tarafta oturup merakla izliyorsun çevreni, bazen dalıp dalıp gidiyorsun, bazen de sevinç çığlıkları atıyorsun. Sana bakmaya kıyamıyorum; en çok da, biz gecenin karanlığında İstanbul’dan Kurşunlu köyüne giderken senin o koltukta uyuyakaldığın, boynunun yana düştüğü, saçlarının yine de düzgünce taralıymış gibi durduğu zamanlarda…

Sana şiirler yazmak isterken henüz tek bir dize yazamadım. Tam da şiirin rüzgârını duymaktayken, gencecik bir çocuk öldü, kimsesiz-arkasız bir çocuk; o çocuk yok olmasın istedim, ‘Uzman Çavuşun Oğlu’nu yazdım. İnsanlar madenlerde göçük altında kaldılar, ‘Göçükte Kalan İçin Ninni’yi yazdım. Oğluma ninni sıcaklığında şiirler yazmak isterken bu şiirleri yazmamın anlamını, sen bir delikanlı olduğunda kavrayacaksın. Doğduğun günlerde Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamı üzerine bir yazı yazmak için sabahlara dek çalışmamın anlamını da…Bunların hepsi, sana layık olabilmek, seni hak edebilmek içindir.

Halanla birlikte gidip nüfus cüzdanını çıkarmıştık. Orada seslenmişlerdi ilk: “Aras Behramoğlu’nun babası kim?”
Nasıl da ürpermiştim, “Aras Behramoğlu’nun babası benim” derken…

2010 yılına Kozyatağı’ndaki Acıbadem Hastanesi’nde girdik, sen o günün akşamında sünnet oldun. Operasyon öncesi verdikleri ilaçlardan ötürü elini bile kıpırdatamayacak hale geldiğinde de aynı ürpertiyi duydum, yeşil ameliyat giysilerini giydirip başına bone taktıklarında da, ameliyathane kapısında annenle birlikte beklerken de…Sonra anladım ki, o ürperti artık bir ömür benimledir. Ateşler içinde yanıp gözlerini açamadığında, sevinçle oyun oynarken birden dönüp bana baktığında, denizde cup cup ellerini sulara vurduğunda, hep aynı ürperti…Neden mi? Çünkü, “Aras Behramoğlu’nun babası benim”…Ve bu şimdiden sonsuz bir gurur veriyor bana…

Seni, birinci yaş gününde, alnından, yanaklarından, ensenden, ayacıklarından öpüyorum; baş parmağından, başaran parmağından, orta direkten, mor menekşeden, küçük ayşe’den…

Benim yakışıklı, aslan oğlum, Aras’ım…

Baban

çünkü

şakaklarım ağrıyor rastgele dövüşmek istiyorum
alışveriş merkezlerinde mitralyöz cayırtısı
allah allah nidasıyım siperden kalkıncaki
iki elimle tokalaşıyorsam şimdilik bazısıyla
bil ki bir gün bir elim hayalarını buracak
bir elim adres bırakmadan çekip gidecektir
karnı patlamış leşlerdir beynime huruç eden
petrus şarapları kusmuklar boşalıyor sevişmelerde
yine de kapkara mümin kadınlar ve erkekler

     bölüm bir: kurşuna dizilecek adamlar kurşuna dizilmeli
                      ellerimizde sapan cepte kuru üzümler

-ateşten giysi biçilmiş, saat mutlaka gelecektir
  andolsun tan yerinin ağarma vaktine–

bunlar mı, bunlardır düşmanlarım, eğer düşmanım varsa:
kıblem olmuş duada yıpranıp yosun tutmuş sûre
bir kadın, gövdesi çırılçıplak, ruhta can çekişmeler
bunlar, bir de ben, ya da benden arta kalanlar

      bölüm iki: şimdi bir koşu ilkokul üçe gidip
                       boyun silgini takıp kendini de silmeli

-kim verir ve sakınır
 ve güzeli doğrularsa-

susma! sustukça gülmeye devam edecek dünya
kulampara kucağında aciz oğlanlar gibi
ortadan konuştuğumuz yok otobüs duraklarından yanayız
elbet anlayan vardır
tut ki bin tarifli yemeğin binbirinci hali

      bölüm üç: şimdi şair ansızın vahiyler indirmeli
                       ve intihar etmeli yalancı peygamberler

-andolsun incire, zeytine
 çakıp çakıp ateş çıkaranlara-

çünkü çağrılanlar çok ama seçilenler azdır