İŞTE DAĞ, İŞTE GUEVARA

Onur Behramoğlu’nun yeni kitabı edebiyat tarihinde imkânsız bir sentezin, hatta sentezler sentezinin cesur bir denemesi olarak değerlendirilebilir.

Behramoğlu, “Senden Öğrendiğim Şarkılar”da, ağırlıklı biçimde toplumsal-siyasi göndermelerin yoğun olduğu şiirlere yer verirken; baba, sevgili ve sorumluluk sahibi bir aydın ve devrimci olma çabasının, zaman zaman da hepsi birden olamamanın şiirlerini bir araya getiriyor. Çoğul kimlikli bu şiirler derlemesi, üslup bütünlüğünü korurken, her kimliğin özgül sesini de içeriyor.

Behramoğlu’nun çoğul kimlikli birinci tekil şahsının yanı sıra peşine düştüğü ikinci sentez deneyiyse, imge yoğun bir şiir dünyasını, yoğun göndermeleri, yer yer kendine doğru bükülen bir anlatımı ve eksiltmeli bir söyleyişi devrimci bir içerikle buluşturması.

Türk edebiyatında toplumcu şiirin anlatımcı kanadı çok sayıda önemli metni barındırırken, toplumsal konuların imgesellikle harmanlandığı metinler bir gelenek oluşturmaktan çok tarihsel kesişmeler olarak dururlar. Behramoğlu’nun deneyi tarihsel olarak yeni olmamakla beraber, bu buluşmadan ortaya bir üslup çıkartması, kitabı ayrıcalıklı konuma getirmektedir.

Çoğul kimlikli bir şair figürü ve üslupsal bireşim çabasının oluşturduğu çift katmanlılık, konu seçimi olarak öncelikle iç dünyanın karmaşasının bir anlatısı olarak yansır. “bende” başlıklı şiir, hayat karşısında aynı anda öfke ve kırılganlığın ifadesi olarak belirir ve bu iki konuyu keskin aletlerden doğaya kadar geniş bir sözcük yelpazesiyle ele alır: “elektriğimi zaptetmeye yetmiyor gövdem/ kucak açıyor tozlarına elimin mıknatısı / iki siyah çakıl taşına iki çekiç yerleştir / nereye gittiğimi sorma gözlerimin / nereden geldiğini bil”.  “kırık beyaz” şiiriyse unutmanın veya unutmama çabasının bir kişilik hesaplaşmasının ortasında belirivermesiyle. “adını bilmediğim o kadar/ o kadar o kadar çok uğultu / uğultu uğultuyla doluyor / kalbime doğru kazdığım tünel” diye başlayan şiir, “koynumda bir ermeni büyüyor / bir adı hrant bir adı fidel” diye biter.

Konu seçimi anlamında kitabın bir diğer dikkat çeken özelliği, sentezler sentezi çabasına uygun olarak en kişisel şiirlerin bile en siyasi göndermeleri barındırması. Behramoğlu dünyanın dört bir yanında olan bitene bakıp onlardan bahsederek,  tarihsel olayları gündemine alarak güncel bir devrimcilik ahlakı çıkarma; görmezden gelinenlerle görülüp unutuluverenlerin anıtını dikme eğilimindedir. Bu süreçte anlatılan tarihsel kesit ve olaya ilişkin sözcük, kişi ve göndermeler şiirin temel yapı taşlarını oluşturur. Göndermelerin ayrıntı düzeyi olaya ilişkin bir fikre sahip olmayan okur açısından takip etme zorluğu yaratsa da, şiirlere kendine özgü bir hava da verir.

Bükreş’te “bir sarışın cereyan/ birikmiş ah! gibisin” dediği Claudia’nın uzaktan seyrettiğimiz direnişi, “diyarbakır cezaevi mezbaha no: 5”te aynı anda gündelik hayat ve hayatın kendisine bilgece bakış, Hasan Tahsin ile Venezuela’nın bir araya geldiği “gelgit” şiiri, Balatlı Karocu Garo ile devrimci Antonio Gades’in hikâyeleri, bir eğitim zaiyatı(!) Emrah Uçar’ı konu edinen dizelerinde özetlenir gibidir: “ey devletin ülkesi ve milletiyle / gıcır bilyelerini çalması / dal gibi çocukların / tabutun hazır çürük ahşaptan / kefenin örülü iplikince”

“oğlu savaştan dönen amerikalı babanın günlüğü” siyasi bir hikâyenin kişisel- dramatik yönünü konu alır, “göçükte kalan için ninni” ile “nereden” şiirleri, depremi ve Sivas katliamını, aforizmaların ağırlıkta olduğu bir söyleyişle gündeme getirirken; Van-Erciş depremine dair “andımız” başlıklı şiir, kopkoyu eleştirelliktedir: “ben şimdi geri kalan nüfusumla / tir tir titriyorum / soğukta donan kızıma / sıcacık çay demliyorum rüyalarımda / ben şimdi kuzum diyorum… kuzumun…/ incecik hırkasını / türk varlığına armağan ediyorum”

Kişisel hikâyelerin, tarihsel figürlerin, efsanelerin harmanlandığı şiirler arasında “amma karenina” şiiri, diyalog ve monolog gelgitinde ustaca bir kompozisyonla imkânsız aşkı anlatırken; Nâzım Hikmet’in “Mavi Gözlü Dev ve Minnacık Kadın ve Hanımelleri”yle Can Yücel’in “Cehennemin Dibi” şiirleri arasında bir ton tutturarak benzer konuyu güncelleştirir.

Üslup açısından, “Senden Öğrendiğim Şarkılar”da imgesellikle anlatımcılığı buluşturma çabası edebiyat tarihi açısından en önemli sentez denemesi olarak görünür. Belli bir kalıbı tekrarlayarak veya doğrudan bir leitmotif kullanarak şiirin katmanlar halinde ilerlemesini sağlayan Behramoğlu, böylelikle birbiriyle bağlantılı anlam parçalarını sıralarken, kendileri için ayrılmış gibi duran yerlere bütünlüğü zedelemeden imgeler serpiştirir. Behramoğlu, şiirlerin yazım süreci boyunca geliştirdiği, işe yarar bir formül veya üslup bulmuş gibidir. “muhammed bouazizi’nin ruhuna birkaç ateş çiçeği” Arap Baharı’nı konu alırken, bu sentez üslubuna mükemmel bir örnek oluşturur: “alev doğurur / yangın doğurur bazen/ yoksul analar // ay çekirdeği / mini minnacık bebe / hayreti muhammed// (…) işçinin oğlu / babasız bahtsız oğlu / hasreti muhammed// (…) kibriti çaktı / kül etti firavunu / işçinin oğlu // ‘kalbi olana / zengin denilir’ dedi / hazreti muhammed”

Şiirlerin kompozisyonu bu anlamda bir müzik parçasında temanın gelişimine benzer. Behramoğlu şiirinde müzik, eksiltmeli söyleyiş nedeniyle derinlerden akmakta, ancak metnin yapısı bir müzik kaydını ciddi biçimde andırmaktadır. Behramoğlu’nun “punk dua”sı, “patlamasına / ramak kalıyor magma / ve gökkubbenin” diyerek bitirdiği “ayar” gibi şiirler öznellikten ve lirizmden vazgeçmemekle birlikte, toplumsal bir zemine yerleşirler. “ben böyle hale dedikçe” başlıklı şiir naif ama sevdayla toplumsal adaleti birlikte arayan bir bakış açısını tamamlar.

Behramoğlu’nun oğlu Aras’a yazdığı bir dizi şiir, kitabın başından bu yana denediği sentezin yetkin üslupsal denemeleri olarak öne çıkar. “kuşak çatışması” şiiri “tanışma sırası sende / işte dağ, işte guevara // yanağıma batıyor / acıtma sakalınla” diyerek bir baba oğul diyaloğu kalıbıyla geliştirilmiş ve A. Kadir’i anımsatırken; “doğduğun gün” başlıklı şiir, 10 Ağustos’ta yaşanmışların listesi olarak kurgulanmış, “hem yeniden doğdum / hem de yaşlandım bugün” dizeleriyle babalık duygusunu gündemine almıştır. “Bütün şairlerden şair” oğlunun çocuksu bakış açısını aktaran şiirlerin, yine bir müzik çalgısı leitmotifiyle ilerleyen “klasik baba” şiiriyle bitmesi, dünyayı değiştirme mücadelesinde bir sevgili ve babanın, kendini sorgularken, bazen hayatı oluruna bırakmasının güzelliğini de imlemektedir.

“Görmek dokunmaktır bazen Claudia” diyen Behramoğlu, gidip dokunamadığımızda da orada olabilme telaşının şiirini yazarken, toplumcu şiire taze, tutarlı bir yöntem eklemlemeye çalışmakta. Mütevazı ve ucu açık tarzı, tarihsel, güncel, kişisel olanın sentezi doğrultusunda heyecan verici bir yolculuğun sürmekte olduğunu ifade ediyor. Aynı anda sahiplenme ve sorgulama becerisi Onur Behramoğlu’nun arayışının kaynağını oluştururken, sentezler sentezi şiirleri ve geliştirdiği üslup, yanıtlar kadar sorular da yüklüyor okuruna.

Efe Duyan – ‘Radikal Kitap’, 13.09.2013

SÖZÜ GÜZEL SESİ GÜZEL

Muhammed Bouazizi’yi tanıyor musunuz?

işçinin oğlu / babasız bahtsız oğlu / hasreti muhammed

Belki adını duymuşsunuzdur, haberlerde ondan söz edildiği günleri hatırlıyorsunuzdur. Hatta belki araştırmış, arşivleri taramış, hakkında birçok bilgiye ulaşmışsınızdır. Örneğin, tam adının Tarık el Tayyib Muhammed Bouazizi olduğunu not etmiş olabilirsiniz. 4 Ocak 2011’de, 27 yaşında öldüğünü de okumuşsunuzdur. Kendisini yakarak intihar ettiğinden haberiniz vardır belki. Başlattığı direniş hareketiyle Tunus’ta Yasemin Devrimi’ni ateşlediğini hiç unutmuyorsunuzdur. Bu isyanın diğer Arap ülkelerine de yayıldığını zaten biliyorsunuzdur.

kor ateşini / kimseye göstermedi / hürmeti muhammed

Bunları bilmek, Muhammed’i tanımak için yeterli midir? Yoksa daha fazla bilgi gerektiğini mi düşünüyorsunuz? Örneğin, Zeynel Abidin Bin Ali’yi bilmeden Muhammed Bouazizi’yi tanımak mümkün olabilir mi? Hani 23 yıllık iktidardan sonra, çıkan isyan nedeniyle ülkeden kaçan yönetici. Bu çağda, herkesin her ortamda ve 140 vuruşla kanaatler fışkırtabildiği günlerde, çok da fazla araştırmaya gerek görmüyor olabilirsiniz. Birkaç tuşa basarak, Muhammed hakkında yorum bile yapabilirsiniz. Özellikle de onu yakan ateşle başlayan Arap isyanlarının hiç de demokratik sonuçlara ulaşamadığını, hatta dinci hareketlerin daha etkili konuma gelmesine yol açtığını anlatabilirsiniz. Ve şüphe edebilirsiniz Muhammed’den. Ekmek parası peşinde koşandan, geçimini sağladığı seyyar satıcı arabası elinden alınınca yüreği yanan, gururu kırılan o genç adamdan. İçindeki isyanla tutuşan, ateş topuna dönüşen Muhammed’den.

seyyar tezgâhı / tekmelendi devrildi / hiddeti muhammed

Belki de onu hiç tanımadığınızı düşünüyorsunuzdur. Kim tanıyabilmiş bir insanı? En yakınındakini; komşusunu, çocuğunu, arkadaşını? Kardeşi tanıyor muydu ki Muhammed’i, siz tanıyacaksınız? Ayrıca, tanıyıp da ne yapacaksınız? Neden ilgilendirsin sizi Muhammed? Üç günlük bir haberdi, geçti gitti işte. Zaten o isyanlar olmasaydı, uzak bir memlekette yanan bir adam üç dakikalık bir haber bile olmazdı. Öyleyse, Muhammed’i tanımak, onu değil sadece, içinde isyan ateşi yanan insanları bilmeyi gerektiriyor. İçinizdeki ateşi görmeyi gerektiriyor. İlle de şiir gerektiriyor. Üç beş haberde karşınıza çıkmış olmasının yetmeyeceği gibi, klasörler dolusu bilgi de yetersiz kalabilir ama bir gün elinize bir kitap geçince ve içindeki bir şiiri okuyunca, Muhammed’i tanırsınız. Onur Behramoğlu’dur o, “Senden Öğrendiğim Şarkılar”ı yazmıştır. 79 sayfalık bu kitabın içinde, 79 kelimelik bir şiir vardır; inanmazsanız sayarsınız.

“ ‘kalbi olana / zengin denilir’ dedi / hazreti muhammed

Bunun hemen sonrasındaki şiir sizi alıp dünyanın öbür ucuna, Amerika’ya götürse de, duyduğunuz ses hiç değişmeyecektir. Aynı ton, aynı tını, aynı renk. Bu kez, Amerikalı bir adamın sesidir duyduğunuz. Oğlu savaştan dönen bir babanın sesi. Her gece oğlunu uçağa bindirip, her gece savaşa, her gece Irak’a gönderen babaların, her gece yol gözleyen annelerin sesi. Dünyanın bütün anne ve babalarının. Dini yaratan, Tanrı’yı yaşatan, umutsuzluktan umut türeten insana güzellemedir, dünyanın öbür ucundaki bu dostumuzun sesinde dile gelen. Acılı ve yorgun ve dirençli. Başkalarının çocukları ölmesin isteyen, oğlunu isteyen, canlı isteyen bir sestir o. En dayanılmaz yerinde o sesin, o sözün dayanılmaz yerinde, araya girersiniz. Önceki sayfalardan birinden çağırırsınız şairin aynı kırılgan ve dirençli sesini, onurlu sesini:

elbet onur da sabaha çıkar / sabaha çıkar gökyüzü ve su

Ne var ki, birkaç dize sonrası yine yüreğinize saplanır:

koynumda bir ermeni büyüyor / bir adı hrant bir adı fidel

Kitabın en başına dönüp tekrar okursunuz. Sonra atlayarak okursunuz. Karışık okursunuz. Artık sözleri okumak değildir yaptığınız, o sesi dinlemeye başlarsınız. O kırılgan, o dirençli, o onurlu sesi. Pencerenin önündeki güvercini ürkütmemek için odasının ışığını yakmayan şairin sesidir bu. Yumuşacık. Senden öğrendiği, hayattan öğrendiği, yeni doğan çocuğundan öğrendiği şarkıları söyleyen bir sestir. Gür. Sakin ve gürsoluk.

aynadan çocukluğum geçiyor / yere yavaşça düşerken bir el

Bütün çocukların başında “bir çello gibi bekleyecektir / vakur, kararlı, sade

Zafer Köse – ‘soL kitap’, 05.06.2013

ONUR BEHRAMOĞLU, SENDEN ÖĞRENDİĞİM ŞARKILAR

Senden Öğrendiğim Şarkılar, Onur Behramoğlu’nun “Asit ya da İksir”den yedi yıl sonra yayınladığı ikinci kitabının adı. Yedi yıl, şiir açısından oldukça uzun bir süre ve kitabı okuyunca nedenini gördüm. Öyle yoğun, öyle damıtılmış ve öylesine lirik şiirler ki, insanı bütün sonsuzluğuyla kuşatıyor kitap. Onur Behramoğlu soydan şair, bilenleriniz vardır. Doğuştan getirdiği seslerle Onur, eski sözcüklerle fakat yeni, yepyeni bir şiiri söylüyor. Neredeyse kitabın her şiirinde şaşırtıcı bir buluş var. Halkının yanında, yürekli bir devrimcinin yükselen lirik çığlığı diyebilirsiniz bu seslenişe.

Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm, devletin-devletlerin suçlarına, vicdana dair. Ruhu, bölüm girişindeki “ey devletin ülkesi ve milletiyle / gıcır bilyelerini çalması / dal gibi çocukların” dizelerindedir. Şiirler içinde dolaşırken Hrant Dink’ten, Romanya-Bükreş’te tanıdığı Claudia’ya, Flamenko’nun ustası, “Öldüğümde, küllerimi Havana’ya savurun” diyen komünist Antonio Gades’e, Uludere’de katledilen bir oğul için: “kader değildir, cinayettir, ihanettir, hakarettir” diyen bir Kürt baba’dan, Van depreminde soğuktan donarak ölen 7 yaşındaki Deniz’e, oğlu savaştan dönen Amerikalı babanın günlüğünden, Balatlı Garo Usta’ya kadar hayata en geniş kadrajdan bakmaya çalışmış Onur Behramoğlu, Senden Öğrendiğim Şarkılar’da.

İkinci bölümde, 35 yaş muhasebesini yapıyor şair. Dönüp kendi yaşam örüntüsüne, sevdikleri yahut sevgili bulduklarının hayatlarına bakıyor ve üçüncü bölüm, oğlu Aras ve onun üstünden bütün çocuklar ve baba olmak duygusu…Kitapta Sivas yitiklerini andığı şiirleri önemli buldum. İlk kitabı “Asit ya da İksir”de de var aslında bu temalı şiirler. Onur’un bu duyarlığı sürdürmesi, sözünde bir şairin değerlerine bağlılığının da bir göstergesi elbette. Sivas’ta yakılarak katledilen üç güzel insan, üç güzel şair Metin Altıok-Uğur Kaynar-Behçet Aysan’ı 20 yıl sonra yeniden anmasını önemsiyorum şüphesiz. Çünkü hayatlar öylesine kaypak zeminlerde yaşanıyor ki, yere sağlam basarak durmak daha bir önem kazanıyor. Senden Öğrendiğim Şarkılar’daki yepyeni dil ve imgelem, Haydar Dede’si ve oğlu Aras’ın buluştuğu “modern” destanla daha bir yükseliyor. Günümüzde yazılacak destanların sesine çağırıyor sanki okuru. Sonra “Mısır’dan Çıkış”, sistem karşısında çaresiz fakat dövüşmekten yana bir insanın kapitalizmle savaşı. Sanırım şairin özyaşamöyküsünden süzülmüş bir şiir. İnsanlar, anbean yok eden sistem karşısında derinliğine bir uyuşukluğu yaşarken, işsiz kalma pahasına büyük banka patronlarıyla dalaşıp işten ayrılışına göndermeler yapıyor kanımca…Tıpkı Peter Weiss’ın, “kendimi saçlarımdan tutup yükselterek yeni bir bakış açısı edinmem lazım” sözünde olduğu gibi…Okuyun, vazgeçemeyeceğiniz şiirlerle buluşmuş olacaksınız. Yeni bir başucu kitabınız olacak.

Tuğrul Keskin, ‘soL’, 04.06.2013

ONUR BEHRAMOĞLU: Geleneğin Devini Uyandırmak

Onur Behramoğlu’nun 2006 yılında yayımlanan kitabı “Asit Ya da İksir”, iki özelliği ile dikkat çekti. Birincisi, Onur Behramoğlu’nun gelenek ile kurduğu ilişkiye, ikincisi toplumsal hayat ile şiiri arasında kurduğu verimli bağlantıya değinildi genel olarak.

“Asit ya da İksir”, biçimsel olarak geniş bir spektrumda yer alıyor: Geleneksel uyak kalıplarının kullanıldığı şiirlerden, teknolojinin modern kapitalizmde tuttuğu yeri tarif etmek için denenmemiş şiirsel şablonlara başvurulan şiirlere dek farklı biçimsel yaklaşımlar söz konusu. Ancak modern toplumcu edebiyat birikiminin ağırlıklı olarak gündemde olduğu belirtilmeli. Kuşkusuz Behramoğlu, iyi yapılmış olanı, umutsuzca tekrarlamaya çalışmıyor ve çağdaş bir biçem kaygısı güdüyor. Kendini kırmaya hevesli bir şiirsel pozisyonu imlediği söylenebilirse de, bu farklılaşma dozunun, Behramoğlu şiirinin ana eksenini oluşturduğunu söylemek doğru olmaz. Behramoğlu’nun temel becerisi, geleneği güncel olarak tutabileceği yerlerden kavrayarak, hemen hiçbir zorlama ilişkiye başvurmaması. Başka deyişle, şiirlerde dikkat çeken, eklemlendiği şiirsel kanalı nasıl değiştirdiği değil, ona nasıl doğallıkla katıldığı önemli. Zaten bir geleneği dönüştürmek ve içererek aşmak böyle bir diyalektik uyumla mümkün değil midir?

Bu doğallık, biraz da Behramoğlu’nun şiir ile kurduğu ilişkiden kaynaklı olsa gerek. Şiiri bir “dil meselesi” olarak görmek bir tercihtir kuşkusuz, ama Behramoğlu’nun şiirinde ağır basan faktör şiiri kendi yaşantısından devşirmek gibi görünüyor. Bu noktada, şiiri bir bağlanma zemini ediniyor. Bu, (bence) kesinlikle olumlu bir bağlılık ve şiiri kendi başına varolan bir bilgi alanı olmaktan çıkarmaya yönelik bir tavır. Her şiir elbette bir metindir ve her metin sonuçta kendi düzleminde bir bağımsızlığa sahiptir. Ancak bazı metinler, içerdikleri yaşanmışlık duygusu ile metin düzlemi ile şair figürü arasında epistemolojik bir kemer  kurarlar. Daha basit bir ifade ile, şiire içselleşmiş kişisel yaşantı izleri (bunların gerçekten yaşanmış olmasına gerek yok), şiirin herhangi biri tarafından söylenmiş ve artık söyleyen ile bağları kalmamış bir dilsel yığınak olarak okunmasına izin vermez. Eğer metin düzlemi, dilsel kodlardan kurulu bir iletinin zemini ise; bu ileti, bilinme olasılığını da kendinde taşır. Buna göre, “şiir, yalnızca şiirdir” ve “yazıldığı dile bile çevrilemez”. Ancak metnin, yaşantı ile dolaylı bağlantısı, bir tür felsefi manevra ile iç içe girmiş bir bütünselliğe evriltilebilir, bu manevranın odak noktası ise şair figürünün söylevidir. Şiir, içinde taşıdığı yaşanmışlık duygusu ile şairi tarafından söylenen bir iletiye dönüşebilir. Şiir, şairinin her okuyana söylediği bir sözdür. Şairi, metin düzlemine, onu sürekli söyleyen olarak dahil olur. Böylelikle şairin söylevi, şiiri, onu söyleyenin kişiselliği ile bağlantılandırır.

Toplumcu edebiyatın (adı böyle konulmamış ise de) yaygın kanonlarından olan bu yaklaşım, şair figürünün şiiri süreklileşmiş bir söylevi olarak söylediğini (veya yazdığını)  varsayarak, kişisel yaşantı düzlemini metne bağlar. Toplumcu edebiyat, toplumsal derdini, aydının kapitalist toplumdaki yalnızlığı ve kişisel yabancılaşmışlığı ile birlikte ele alagelmiştir çoğu kez. Şair, çoğu zaman devrimci bir figür olarak kendisini ortaya koyar ve kişisel çelişkileri toplumsal çelişkilere açılan bir kapı olarak kullanır.

Behramoğlu’nun şiiri, kendi yaşantısını nesir tesirinden çekinmeden, bir çıplaklık halinde ele alır. Örneğin “Vakitsiz” şiiri, birinci tekil şahsın, bir çocukluk anısını aktardığı bir şiir. Bir taraftan her bölümün ardından “ölüm belli belirsiz yükseliyordu” dizesi hem gerilimi yükseltir, bir leitmotif olarak işlev görürken, diğer yandan öyküleyici anlatımı da kırmayı (ya da onun yükünü almayı) amaçlar. Bir kaza sonucu şiirde anlatılan kuzenlerden Hatice’nin ölümü, ölüm karşısındaki çocuksu tepki ve bu tepkilerin yıllar yılı taşınması konu alınır şiirde. Hatice’nin çocuk dünyasında fazla sevilmeyen bir kuzen olması, bir taraftan da önemli ayrıntı olarak vicdan azabı yaratırken dramatik dozu artırır. Bir kötü çocukluk kâbusunun, ölüm kavramının ve evliliğin iç içe ele alındığı, iz bırakan bir şiirdir “Vakitsiz”.

ölüm çağrışımıdır biraz da her evlilik/ küçücük çocukların vakitsiz yıkandığı”.

“O şimdi” şiiri ise “doğru ya, halk diyorlardı adına, kara delik gibi bir şey/ yerli yersiz duyup da bilmediğimiz/ onun içindi nutuklar fetvalar siyaset meydanları” diye başlar.“Banka koridorlarında ıslık” çalınırken apartman görevlisi Ahmet Efendi ile Subcomandante Marcos bir arada düşünülür. Bir yanıyla, halka yönelik yaklaşımlar eleştirilirken, kendi yabancılığı da es geçilmez; şair oradadır. Eleştirisine dahildir kendisi de, bir şeyler anlatırken, dertleşir de. Diğer yandan, şiir boyunca “halkın” devrimcilerle “derinlerden” ne kadar yakın olduğu imgelenir.

Şairin bir figür olarak tanıdıkları, yaşadıkları ve çelişkilerinin sık sık işlendiği metinler, bu anlamda belli noktalarda birinci tekil şahsın anlatımcı şiirine yakın durur. Behramoğlu, belli oranlarda şiir tarihinin bu ağırlıklı kanonlarından birinin çekim alanında. Ve şiir tarihinin en verimli topraklarından birinde bir kuyu açmaya başladığı söylenebilir. Ancak başta belirttiğim üzere, Behramoğlu şiiri çok farklı beslenme kaynaklarına sahip. Bu heterojen beslenme alanı, arayış içinde olmak anlamında doğru bir tavır da olsa, sentezlemenin her zaman en iyi sonuçları çıkarmadığı akılda tutulmalı.

Behramoğlu’nun, bir anlamda geleneğin devini uyandırmaya çalıştığı söylenebilir. Geleneğin devi, Behramoğlu şiiri için büyük bir olanak olarak görünüyor. Ama kaçamak pozisyonlardan uzak, onunla didişmeyi göze alarak, birlikte tereddütsüz yürümek kaydıyla.

Efe Duyan – ‘Sanat Cephesi’, Ekim/Kasım 2008

 

ASİT YA DA İKSİR

Muallim Nâcî’nin, günümüz şiir ortamına karşılık gelen güzel bir beyiti var; onu okuyalım ilkin: “Erbâb-ı teşâur çoğalup şâir azaldı / Yok öyle değil şâirin ancak adı kaldı.” Özellikle doksanlı yıllardan sonra okur cephesinde, şiire/şaire dair yazılı ve sözlü etkinliklerden ortaya çıkan birikim, “şairin hâl beyanı”ndan hareketle “şair imgesini” yeni bir daireye taşıdı. Bu dairede şiire oturacak yer bırakmayan “teşâur” (Şair tavrı takınma, şairlik taslama) kelimesinin ağırlığı var artık. Önce şairlik adına bir “tavır” takınacaksın (bunu içselleştirmen gerekmiyor!) sonra nasıl olsa şiir gelip şaire dayanır (!) Dayanır da, içinde bulunduğumuz şiir iklimi bir arşivde kendine yer bulacaksa eğer, şiirden vazife çıkartanlarla değil; vazifeden şiir çıkartanlarla anlaşılır olacaktır. Bütün bunları bana yazdırtan – ağaçla balta ilişkisi, “ölen ben öldüren benden” gibi – Yitik Ülke Yayınları arasından çıkan Onur Behramoğlu imzalı “Asit ya da İksir” adlı şiir kitabı oldu. Onur Behramoğlu 1975’te İstanbul’da doğdu. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu. Az sayıda şiir yayımladı, bunların bir kısmı Yasakmeyve dergisinde okurla buluştu. Yeni Film dergisinde sinema yazıları yazıyor. “Asit ya da İksir” şairin ilk kitabı. Geniş zamanlara bakan, Türk şiirinin dolaştığı havzaları ses duyarlılığı bakımından dikkate alan şair, Frengistan’dan kendine derlediği bütün birikimine rağmen yeni, yerli bir şiirle tanıştırıyor bizleri. Şiirle okurun arasından çekilerek; şiirle okurun yaşadığı toprağı (folklorüyle, zekâsıyla, eğilen ve kafa tutan yokuşlarıyla) merkeze alarak dizelerini oluşturuyor. Onur Behramoğlu’nun şiirleri, kabul görmüş “toplumcu şiirimize” bir alternatif yol haritası çıkarıyor. Zordur; sesini büyük kulaklara duyurabilmiş iki şairin (Ataol Behramoğlu ve Nihat Behram) sonradan gördüğü bir zamanın içinde varolmak; ama Onur Behramoğlu, bu “yakınları” olmasa da, görünmeyeni ifşa etmeye mahkûm olduğunu, hem gündelik hayatı içinde oluşturduğu tavırla hem de uzaklara bakma becerisini yüklenen insani duyarlılığıyla önceden sezmiş olmanın sadeliğini niye duyumsamasın. “İşaret edilenle” “işaret eden” arasındaki organik bağ, Onur Behramoğlu’nun şiirinde, yeni bir yaşam alanı oluşturuyor. Hayatın içinde tutulan mevzi, yazdığın şiirin kimlerle konuşması gerektiğini de saklıyor içinde. Retoriği, katı gerçekçiliğe kurban etmeden, toplumsal olan ve herkese değen olayları sadece sonuçlarıyla değil; sorularıyla işleyip, bazen öyküleyici bir anlatımla bazen de halk şiirinin kulaktan kulağa söylenerek yığılarak oluşturulmuş hünerli sadeliğiyle şiire taşıyor. Bu şiirlerin en belirleyici, dikkatimize yönelen tarafı “farkındalığın ağır kanatları”. Modern olanın tahakkümü karşısında has(sas) olan, yerini incelterek şiire dahil oluyor. Sonra geçmişin sözlü bilgisi, bütün haklılığıyla şimdiki zamandan bahsetmeden şimdiki zamana satirik göndermelerde bulunuyor. Bütün bunlar dünyaya dair bir “yersizlik”, “karşılıksızlık” üzerinden inşâ ediyor kendini; tabii hâtıraların verdiği omuzu şiirin mayasına katarak.

sanki aynı zamanda birkaç değişik yönde
çıldırtan uçuşuyla kelebek kanatları
hatırlatır ne kadar unutmak istesem de
yanlış ağızlardaki nihavent şarkıları
(s. 9)

Yukarıya alıntıladığım bölüm kitabın ilk şiirinden; kitabı adımladıkça bu sesi yedeğinde tutan; ama sözün imkân verdiği her durakta sürprizlere el vermekten kaçınmayan bir şairle birlikte olduğunuzu anlıyorsunuz. Bu, âdeta varılan, dokunulan şeyin dünyayla ilişkisini belirleyen tarihsel uzam içinden neşet ediyor. Söylemek istenilenler, çoğu zaman söyleme biçimini belirliyor. Bu durum kimi zaman mısralardaki ezgiyi kesintiye uğratıyor. Nesrin imkânları birçok yerde devreye giriyor. Dizelerdeki netlik, emir kipinin ağırlığı dikkat çekiyor. Bütün bunları bir tarafa bırakırsak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: şiirlerin yaşanılandan yana “ikna edici” tarafı ağır basıyor. Genç şairlerde sık rastlanan bir şey değil bu. Teknolojik hamleleri belirleyen kimi kavramlar (www, tık, com, ibre, akrep, yelkovan vs.) da üzerine düşen sesi çıkartmakta gecikmiyor. Onur Behramoğlu, çağrılanın çok, ama seçilenin az olduğu bir dünyanın kederini ve zehrini aklında tuttuğunu dizelerin arasından gösteriyor bizlere. Adalet isteği, teknolojik yabancılaşmanın tazyikiyle döğüşerek; kimi zaman alayla kimi zaman da didaktik göndermelerle en üst satıra yazdırıyor kendini. Bu, geçilmiş zamanın dibe çökmüş tortusu içinden söz almaya benziyor: filizlenmeye, öne atılmaya, kararlıyım demeye. Evrensel soruları beşiğinde sallayan kimi kavramlar da bu bahiste yerini alıyor: “Ölüm” gibi.

neden bunca mağrursun ölüm
umutsuzluğun omuzları seninkinden geniştir
(s. 41)

Onur Behramoğlu, bilgece, temkinli duruşunu şiire heba etmiyor; şiir, bir yan oda gibi kendine uzanacak yer açıyor; Türkiye’de yazıldığını bilerek, Sivas Kıyımı’ndan, Türkçe dergisinin editörü Dağlarca’ya, ordan Metin Altıok’a, “oğul olmaya geldin” diyen Tozan Alkan’a dek nice özgün isme göndermede bulunur…”sessizlik bir yerlerde fena mı birikmişti” diye soruyor Onur Behramoğlu. Evet, “sessizlik” insan hayatında bir “ilk”ti diye, bir yerlerde bunca “birikti”. Şu üçlüğü hep beraber okuyup bol keseden “ekonomik şiirlere” kendini tahvil edenlerin ahvâlini düşünelim:

çay mı dediniz?
ince belli bardakta
sızlayan bellek
(s. 63)

Bu kitaba dair düşündüklerimi seslendirmek istemiyordum; bunun ilk nedeni şairinin gündelik hayatta aldığı pozisyonla (sahici duruşuyla) ilgiliydi; şiirinin içinden, kırmızılar, kıyımlar, kırgınlıklar, kaytaranlar geçiyordu, fakat şair bir köşede susuyordu. Susması, herkesin konuştuğu bir yerde, cömertliğiyle selamlıyordu bizi. Siz Hale’yi sevgili sanın, harfler nasıl da ayaklandırıyor bir insanı tanımayı; işte “Öyleymiş” adlı şiirin tamamı:

yaprağım. ezilmişim. ilk görüşüm ölümü. dedemmiş.
soğuk. üşümüşüm. bir el örter üstümü. annemmiş.
çıplağım. vurulmuşum. hissetmiş düştüğümü. kalbinmiş.
soluk. sararmışım. ay sandım gördüğümü. haleymiş.”
(s. 19)

Gündelik hayatı ıskalamadan, şiirin binlerce yıldır taşıdığı mesajı zihinde tutarak, “dünyanın güzelliğinden konuşalım” ve “şair olup da beylere sövüp saymamak gibi bir şey” demeyenlere “aykırılanan” bir kitap: Asit ya da İksir. Bazı yaraların içinde coşkulu şarkılar vardır, işleyen halk gibi. Korkunun kurduğu saatler altında, hükmü kör bilinen bir vakti anlamaya doğrulursunuz; ağzınız biçilmiş otlar gibi yerli ve topraktan, bozguna karşı direnenden yanadır. İşte orda “ölüm”e dair bakır bir dize sızar sizden:

gözümüzü açtık ölümü gördük
biz geldik herkes ağlıyordu
(s. 59)

Aşk’ın toplumsal olanla cebelleştiği, cesur bir girişimle karşılıyor bizi Onur Behramoğlu. Rüzgâr alan, esneyen, ben eskiden de buradaydım diyen titrek dal uçları gibi dizeler…İçinde hayat tutmayan kara, katı, kavruk mısralar yerine; hayatın içinden geçen, yalın acıların biçtiği ilk gençliği, bir makas gibi kullanan mısralar. Sonra “baba” demek; biraz da yolculuktur, camın ardında kalan seslerle; yolculuktur, devralınmış bir devrimci yürekle…Evet bu şiirler, okura kapılarını kapatıp “anlam benim karnımdadır” diye yumruk sıkmıyor; bilakis okuru çağırıp “gel kendi serüvenini bende tamamla” diyor sanki. Bu önemlidir. Dış dünyadan derlediklerini retoriğin ağdalı makasında heba etmeden okura ulaştırıyor. Sözün endamını belirleyen “söyleme isteğindeki haklılık” değil mi? 2006 yılında ilk kitabını yayımlayan şairler içinde, bizi, dünyayı gördüğüne dair ikna eden birkaç şairden biri Onur Behramoğlu.

ben gidiyorum. korkmayın dünya döner
aşk ölmedi be! o ölse çocuklar var
(s. 67)

Şeref Bilsel – ‘Cumhuriyet Kitap’, 22.02.2007

 

ASİT YA DA İKSİR

Bir ilk kitap, Onur Behramoğlu’dan…Soyadından da anlaşılacağı üzere nabiga değil genç şairimiz, Behramoğlu ailesinden Namık Kemal Behramoğlu’nun oğlu. Ataol, Nihat gibi amcaları var. 1975, İstanbul doğumlu. Otuzundan sonra imza atmış ilk kitabına.

Yasakmeyve’de (Kasım-Aralık 2004) göründüğünden beri izliyorum Onur’u. Şiir biraz şaşırtmaksa, şaşırtıyor beni. Sözün savrukluğundan yılmıyor, bir dizeden diğerine geçerken pek bakmıyor geriye. Kendinden emin bir uzun koşucuyu andırıyor. Dörtlüksü şiirlerinde kimi aşınmış uyaklara dayanan ses benzerliği ile çoğunlukla birinci tekil kişide odaklaşan söyleyişi okurun dikkatini çekse de, çağdaşlarından farklı olarak doğrudan evrensele uzanan, deyim yerindeyse insanı kanatları altına alan tavrıyla ve bu tavırdan kaynaklanan salkım saçak dize yapısıyla – bir sonraki dizenin nereye gideceğini kestirmenin merakı içersinde – ilgi odağı oluyor birden. Sözü yonta yonta genişliyor Onur’un şiiri. Denemeye ve yanılmaya açık!..Ama kesinlikle geri dönüşü olmayan, hep ileriye bakan anarşist ruhlu baş belası biri!..

Evet, Onur’un görünür farkındalığı ‘devrim’ sevdasıyla yola çıkan toplumcu bir damardan gelmesi. Bundan büyük mutluluk duyuyor ve doğrudan babasıyla ilişkilendiriyor kökenini:

değeri bilinmemiş bir şiir güzelliği / sol yanımda çırpınan güvercin kanadında / babamdan devraldığım o devrimci yüreği / göç etse de kuşlarım ilkbahar ortasında” (s. 10)

Sessizlik Sözlüğü”ne benzeyen baba, susmanın ustası gibi iz bırakır oğlunda. Sessizliğin sesinde gizleneni bulup çıkarmak öncelikle şair kimliğine yaraşır Onur’a göre:

ben susturdum kalbimi, bir teli koparıp geldim / sessizliğim sesinde buldu ahenk” (s. 20)

Bir şair adayı için salt sessizliğin tınısına kulak kabartmak yeter mi, yetmez elbette! Ancak “sığamadım kendime dağ oldum sis büründüm / kokladım bir bebeği buklesine sarındım / aşk kadar üstün oldum ölümden” (s. 14) erişkinliğine ulaşıldığında anlam kazanır duyarlığı.

Behramoğlu’nun şiiri anlatımcıdır genelinde. Ama modern şiirden kopmaz. Öyküleme tekniğini hiç zorlanmadan kullanır. Örneğin, “Vakitsiz”de Hatice’nin zamansız ölümü, “oyun gibiydi her şey, bu saklambaç olmalı” (s. 22) beklenmezliği karşısında hançer kıvraklığıyla işler insana. “Anarşist Nail Bey”in öyküsü ise sekiz bölüm süresince merakla şiiri de sürüklüyor ilginç yapısıyla. Dedesi Hasan Ceyhan’ın ağzından dinlediği Nail Bey’in, Bulgaristan’dan Bursa’ya, oradan da Aziz Konstantinos’a adanmış Manastır Adası’na taşınan serüveni, en başta düşünselliğini içselleştirmeyi amaçlar:

nail bey ada insanı / ‘mutlu ada’dır manastır adası / mutluluğu / köklü yalnızlığıyla çentikler atması / dünyanın aldırışsızlığına” (s. 29)

Ataol Behramoğlu’nun konuşma diline yakın duran uçarı inceliği ile Nihat Behram’ın taşkın nehir şiirleri arası bir çizgide değerlendirebiliriz Onur’un ilk adımlarını. Çekincesizliği, doğallığı ve kıvrımlarındaki değişik dil tadıyla Ahmet Erhan’ı anımsatır öte yandan. “işte bugün doğdum ben! / ilk sevgiliden çıkıp ıslık tutturduğumda” (s. 51) dizeleriyle başlayan “Bile” şiiri en iyi örnektir buna. Antimiliter tavrının ağır bastığı ve milliyetçiliği ironik biçimde kargışladığı “orda bir köy uzakta o köy bizim köyümüz / yakmasak da yıkmasak da tralalalala / ne mutlu türk’üm kürt değilim diyene / önce vatan sonra yükselen piyasalar” (s. 67) gibi dizelerinde ise Âkif Kurtuluş’la birliktelik içindedir sanki. Ama Onur Behramoğlu’nun kişiliğini birkaç etkilenme ile sınırlı tutamayız. Sayısız deneme ile bugünlere geldiği aşikâr. Özellikle “leş kokulu attarlar! taş yığınları! / hepsi bu kadar yüzlere / cilt bakım kremleri! / ben, dünyanın aldırmadığı çocuk! / yazmasam: suçceza karışığı / yazsam: erken boşalan / tecavüzcü hırçınlığı” (s. 55) dediği “kadtran” şiiri penceresinden bakabildiği sürece “terbıyık bir oğlan tepeden tırnağa şiir” (s. 44) kesilir. Çünkü iki nedene odaklanmıştır elinde olmadan. Birincisi, “gözümüzü açtık ölümü gördük biz geldik herkes ağlıyordu”daki (s. 59) mutsuz yığınların hüznü; ikincisi ise “suç mahalli dünya” (s. 60) saptamasındaki akıldışılık!

Böyle bir ortamda “taş yerinde ağır, örneğin filistin’de” (s. 60) savunusunu onaylaması gerekecektir kuşkusuz. Sözcükleri taş gibi kullanmayı öğrenir. Öteki’ne ayarlı antenleri çırılçıplak görüntüler sunar şiirevine. İnsan doğasına aykırı yaşam biçimini yadsıyarak geçer olup bitenlerin içinden. “Yoktarih Ülkesine Vakanüvis”lik hakkında kafa yorar, “kara aynalara beyaz yalanlara müşriklik etmeyenleri” (s. 69) ayrı tutarak…

Toparlarsak, şu üç dizede göz kırpar Onur’un tanıklığı:

tanığım kalsın / ben de seviştim ben de / çocukluk ettim” (s. 62)

Öyle de süreceğe benzer. Şiirin “paha biçilmez iksiri”yle yürüdükçe…Annesini “ipek yolu” belleyen çocuktan şair olmaz mı?

Ahmet Günbaş – ‘Varlık’, Şubat 2007