ONUR BEHRAMOĞLU: Geleneğin Devini Uyandırmak

Onur Behramoğlu’nun 2006 yılında yayımlanan kitabı “Asit Ya da İksir”, iki özelliği ile dikkat çekti. Birincisi, Onur Behramoğlu’nun gelenek ile kurduğu ilişkiye, ikincisi toplumsal hayat ile şiiri arasında kurduğu verimli bağlantıya değinildi genel olarak.

“Asit ya da İksir”, biçimsel olarak geniş bir spektrumda yer alıyor: Geleneksel uyak kalıplarının kullanıldığı şiirlerden, teknolojinin modern kapitalizmde tuttuğu yeri tarif etmek için denenmemiş şiirsel şablonlara başvurulan şiirlere dek farklı biçimsel yaklaşımlar söz konusu. Ancak modern toplumcu edebiyat birikiminin ağırlıklı olarak gündemde olduğu belirtilmeli. Kuşkusuz Behramoğlu, iyi yapılmış olanı, umutsuzca tekrarlamaya çalışmıyor ve çağdaş bir biçem kaygısı güdüyor. Kendini kırmaya hevesli bir şiirsel pozisyonu imlediği söylenebilirse de, bu farklılaşma dozunun, Behramoğlu şiirinin ana eksenini oluşturduğunu söylemek doğru olmaz. Behramoğlu’nun temel becerisi, geleneği güncel olarak tutabileceği yerlerden kavrayarak, hemen hiçbir zorlama ilişkiye başvurmaması. Başka deyişle, şiirlerde dikkat çeken, eklemlendiği şiirsel kanalı nasıl değiştirdiği değil, ona nasıl doğallıkla katıldığı önemli. Zaten bir geleneği dönüştürmek ve içererek aşmak böyle bir diyalektik uyumla mümkün değil midir?

Bu doğallık, biraz da Behramoğlu’nun şiir ile kurduğu ilişkiden kaynaklı olsa gerek. Şiiri bir “dil meselesi” olarak görmek bir tercihtir kuşkusuz, ama Behramoğlu’nun şiirinde ağır basan faktör şiiri kendi yaşantısından devşirmek gibi görünüyor. Bu noktada, şiiri bir bağlanma zemini ediniyor. Bu, (bence) kesinlikle olumlu bir bağlılık ve şiiri kendi başına varolan bir bilgi alanı olmaktan çıkarmaya yönelik bir tavır. Her şiir elbette bir metindir ve her metin sonuçta kendi düzleminde bir bağımsızlığa sahiptir. Ancak bazı metinler, içerdikleri yaşanmışlık duygusu ile metin düzlemi ile şair figürü arasında epistemolojik bir kemer  kurarlar. Daha basit bir ifade ile, şiire içselleşmiş kişisel yaşantı izleri (bunların gerçekten yaşanmış olmasına gerek yok), şiirin herhangi biri tarafından söylenmiş ve artık söyleyen ile bağları kalmamış bir dilsel yığınak olarak okunmasına izin vermez. Eğer metin düzlemi, dilsel kodlardan kurulu bir iletinin zemini ise; bu ileti, bilinme olasılığını da kendinde taşır. Buna göre, “şiir, yalnızca şiirdir” ve “yazıldığı dile bile çevrilemez”. Ancak metnin, yaşantı ile dolaylı bağlantısı, bir tür felsefi manevra ile iç içe girmiş bir bütünselliğe evriltilebilir, bu manevranın odak noktası ise şair figürünün söylevidir. Şiir, içinde taşıdığı yaşanmışlık duygusu ile şairi tarafından söylenen bir iletiye dönüşebilir. Şiir, şairinin her okuyana söylediği bir sözdür. Şairi, metin düzlemine, onu sürekli söyleyen olarak dahil olur. Böylelikle şairin söylevi, şiiri, onu söyleyenin kişiselliği ile bağlantılandırır.

Toplumcu edebiyatın (adı böyle konulmamış ise de) yaygın kanonlarından olan bu yaklaşım, şair figürünün şiiri süreklileşmiş bir söylevi olarak söylediğini (veya yazdığını)  varsayarak, kişisel yaşantı düzlemini metne bağlar. Toplumcu edebiyat, toplumsal derdini, aydının kapitalist toplumdaki yalnızlığı ve kişisel yabancılaşmışlığı ile birlikte ele alagelmiştir çoğu kez. Şair, çoğu zaman devrimci bir figür olarak kendisini ortaya koyar ve kişisel çelişkileri toplumsal çelişkilere açılan bir kapı olarak kullanır.

Behramoğlu’nun şiiri, kendi yaşantısını nesir tesirinden çekinmeden, bir çıplaklık halinde ele alır. Örneğin “Vakitsiz” şiiri, birinci tekil şahsın, bir çocukluk anısını aktardığı bir şiir. Bir taraftan her bölümün ardından “ölüm belli belirsiz yükseliyordu” dizesi hem gerilimi yükseltir, bir leitmotif olarak işlev görürken, diğer yandan öyküleyici anlatımı da kırmayı (ya da onun yükünü almayı) amaçlar. Bir kaza sonucu şiirde anlatılan kuzenlerden Hatice’nin ölümü, ölüm karşısındaki çocuksu tepki ve bu tepkilerin yıllar yılı taşınması konu alınır şiirde. Hatice’nin çocuk dünyasında fazla sevilmeyen bir kuzen olması, bir taraftan da önemli ayrıntı olarak vicdan azabı yaratırken dramatik dozu artırır. Bir kötü çocukluk kâbusunun, ölüm kavramının ve evliliğin iç içe ele alındığı, iz bırakan bir şiirdir “Vakitsiz”.

ölüm çağrışımıdır biraz da her evlilik/ küçücük çocukların vakitsiz yıkandığı”.

“O şimdi” şiiri ise “doğru ya, halk diyorlardı adına, kara delik gibi bir şey/ yerli yersiz duyup da bilmediğimiz/ onun içindi nutuklar fetvalar siyaset meydanları” diye başlar.“Banka koridorlarında ıslık” çalınırken apartman görevlisi Ahmet Efendi ile Subcomandante Marcos bir arada düşünülür. Bir yanıyla, halka yönelik yaklaşımlar eleştirilirken, kendi yabancılığı da es geçilmez; şair oradadır. Eleştirisine dahildir kendisi de, bir şeyler anlatırken, dertleşir de. Diğer yandan, şiir boyunca “halkın” devrimcilerle “derinlerden” ne kadar yakın olduğu imgelenir.

Şairin bir figür olarak tanıdıkları, yaşadıkları ve çelişkilerinin sık sık işlendiği metinler, bu anlamda belli noktalarda birinci tekil şahsın anlatımcı şiirine yakın durur. Behramoğlu, belli oranlarda şiir tarihinin bu ağırlıklı kanonlarından birinin çekim alanında. Ve şiir tarihinin en verimli topraklarından birinde bir kuyu açmaya başladığı söylenebilir. Ancak başta belirttiğim üzere, Behramoğlu şiiri çok farklı beslenme kaynaklarına sahip. Bu heterojen beslenme alanı, arayış içinde olmak anlamında doğru bir tavır da olsa, sentezlemenin her zaman en iyi sonuçları çıkarmadığı akılda tutulmalı.

Behramoğlu’nun, bir anlamda geleneğin devini uyandırmaya çalıştığı söylenebilir. Geleneğin devi, Behramoğlu şiiri için büyük bir olanak olarak görünüyor. Ama kaçamak pozisyonlardan uzak, onunla didişmeyi göze alarak, birlikte tereddütsüz yürümek kaydıyla.

Efe Duyan – ‘Sanat Cephesi’, Ekim/Kasım 2008

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>