ASİT YA DA İKSİR

Muallim Nâcî’nin, günümüz şiir ortamına karşılık gelen güzel bir beyiti var; onu okuyalım ilkin: “Erbâb-ı teşâur çoğalup şâir azaldı / Yok öyle değil şâirin ancak adı kaldı.” Özellikle doksanlı yıllardan sonra okur cephesinde, şiire/şaire dair yazılı ve sözlü etkinliklerden ortaya çıkan birikim, “şairin hâl beyanı”ndan hareketle “şair imgesini” yeni bir daireye taşıdı. Bu dairede şiire oturacak yer bırakmayan “teşâur” (Şair tavrı takınma, şairlik taslama) kelimesinin ağırlığı var artık. Önce şairlik adına bir “tavır” takınacaksın (bunu içselleştirmen gerekmiyor!) sonra nasıl olsa şiir gelip şaire dayanır (!) Dayanır da, içinde bulunduğumuz şiir iklimi bir arşivde kendine yer bulacaksa eğer, şiirden vazife çıkartanlarla değil; vazifeden şiir çıkartanlarla anlaşılır olacaktır. Bütün bunları bana yazdırtan – ağaçla balta ilişkisi, “ölen ben öldüren benden” gibi – Yitik Ülke Yayınları arasından çıkan Onur Behramoğlu imzalı “Asit ya da İksir” adlı şiir kitabı oldu. Onur Behramoğlu 1975’te İstanbul’da doğdu. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu. Az sayıda şiir yayımladı, bunların bir kısmı Yasakmeyve dergisinde okurla buluştu. Yeni Film dergisinde sinema yazıları yazıyor. “Asit ya da İksir” şairin ilk kitabı. Geniş zamanlara bakan, Türk şiirinin dolaştığı havzaları ses duyarlılığı bakımından dikkate alan şair, Frengistan’dan kendine derlediği bütün birikimine rağmen yeni, yerli bir şiirle tanıştırıyor bizleri. Şiirle okurun arasından çekilerek; şiirle okurun yaşadığı toprağı (folklorüyle, zekâsıyla, eğilen ve kafa tutan yokuşlarıyla) merkeze alarak dizelerini oluşturuyor. Onur Behramoğlu’nun şiirleri, kabul görmüş “toplumcu şiirimize” bir alternatif yol haritası çıkarıyor. Zordur; sesini büyük kulaklara duyurabilmiş iki şairin (Ataol Behramoğlu ve Nihat Behram) sonradan gördüğü bir zamanın içinde varolmak; ama Onur Behramoğlu, bu “yakınları” olmasa da, görünmeyeni ifşa etmeye mahkûm olduğunu, hem gündelik hayatı içinde oluşturduğu tavırla hem de uzaklara bakma becerisini yüklenen insani duyarlılığıyla önceden sezmiş olmanın sadeliğini niye duyumsamasın. “İşaret edilenle” “işaret eden” arasındaki organik bağ, Onur Behramoğlu’nun şiirinde, yeni bir yaşam alanı oluşturuyor. Hayatın içinde tutulan mevzi, yazdığın şiirin kimlerle konuşması gerektiğini de saklıyor içinde. Retoriği, katı gerçekçiliğe kurban etmeden, toplumsal olan ve herkese değen olayları sadece sonuçlarıyla değil; sorularıyla işleyip, bazen öyküleyici bir anlatımla bazen de halk şiirinin kulaktan kulağa söylenerek yığılarak oluşturulmuş hünerli sadeliğiyle şiire taşıyor. Bu şiirlerin en belirleyici, dikkatimize yönelen tarafı “farkındalığın ağır kanatları”. Modern olanın tahakkümü karşısında has(sas) olan, yerini incelterek şiire dahil oluyor. Sonra geçmişin sözlü bilgisi, bütün haklılığıyla şimdiki zamandan bahsetmeden şimdiki zamana satirik göndermelerde bulunuyor. Bütün bunlar dünyaya dair bir “yersizlik”, “karşılıksızlık” üzerinden inşâ ediyor kendini; tabii hâtıraların verdiği omuzu şiirin mayasına katarak.

sanki aynı zamanda birkaç değişik yönde
çıldırtan uçuşuyla kelebek kanatları
hatırlatır ne kadar unutmak istesem de
yanlış ağızlardaki nihavent şarkıları
(s. 9)

Yukarıya alıntıladığım bölüm kitabın ilk şiirinden; kitabı adımladıkça bu sesi yedeğinde tutan; ama sözün imkân verdiği her durakta sürprizlere el vermekten kaçınmayan bir şairle birlikte olduğunuzu anlıyorsunuz. Bu, âdeta varılan, dokunulan şeyin dünyayla ilişkisini belirleyen tarihsel uzam içinden neşet ediyor. Söylemek istenilenler, çoğu zaman söyleme biçimini belirliyor. Bu durum kimi zaman mısralardaki ezgiyi kesintiye uğratıyor. Nesrin imkânları birçok yerde devreye giriyor. Dizelerdeki netlik, emir kipinin ağırlığı dikkat çekiyor. Bütün bunları bir tarafa bırakırsak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: şiirlerin yaşanılandan yana “ikna edici” tarafı ağır basıyor. Genç şairlerde sık rastlanan bir şey değil bu. Teknolojik hamleleri belirleyen kimi kavramlar (www, tık, com, ibre, akrep, yelkovan vs.) da üzerine düşen sesi çıkartmakta gecikmiyor. Onur Behramoğlu, çağrılanın çok, ama seçilenin az olduğu bir dünyanın kederini ve zehrini aklında tuttuğunu dizelerin arasından gösteriyor bizlere. Adalet isteği, teknolojik yabancılaşmanın tazyikiyle döğüşerek; kimi zaman alayla kimi zaman da didaktik göndermelerle en üst satıra yazdırıyor kendini. Bu, geçilmiş zamanın dibe çökmüş tortusu içinden söz almaya benziyor: filizlenmeye, öne atılmaya, kararlıyım demeye. Evrensel soruları beşiğinde sallayan kimi kavramlar da bu bahiste yerini alıyor: “Ölüm” gibi.

neden bunca mağrursun ölüm
umutsuzluğun omuzları seninkinden geniştir
(s. 41)

Onur Behramoğlu, bilgece, temkinli duruşunu şiire heba etmiyor; şiir, bir yan oda gibi kendine uzanacak yer açıyor; Türkiye’de yazıldığını bilerek, Sivas Kıyımı’ndan, Türkçe dergisinin editörü Dağlarca’ya, ordan Metin Altıok’a, “oğul olmaya geldin” diyen Tozan Alkan’a dek nice özgün isme göndermede bulunur…”sessizlik bir yerlerde fena mı birikmişti” diye soruyor Onur Behramoğlu. Evet, “sessizlik” insan hayatında bir “ilk”ti diye, bir yerlerde bunca “birikti”. Şu üçlüğü hep beraber okuyup bol keseden “ekonomik şiirlere” kendini tahvil edenlerin ahvâlini düşünelim:

çay mı dediniz?
ince belli bardakta
sızlayan bellek
(s. 63)

Bu kitaba dair düşündüklerimi seslendirmek istemiyordum; bunun ilk nedeni şairinin gündelik hayatta aldığı pozisyonla (sahici duruşuyla) ilgiliydi; şiirinin içinden, kırmızılar, kıyımlar, kırgınlıklar, kaytaranlar geçiyordu, fakat şair bir köşede susuyordu. Susması, herkesin konuştuğu bir yerde, cömertliğiyle selamlıyordu bizi. Siz Hale’yi sevgili sanın, harfler nasıl da ayaklandırıyor bir insanı tanımayı; işte “Öyleymiş” adlı şiirin tamamı:

yaprağım. ezilmişim. ilk görüşüm ölümü. dedemmiş.
soğuk. üşümüşüm. bir el örter üstümü. annemmiş.
çıplağım. vurulmuşum. hissetmiş düştüğümü. kalbinmiş.
soluk. sararmışım. ay sandım gördüğümü. haleymiş.”
(s. 19)

Gündelik hayatı ıskalamadan, şiirin binlerce yıldır taşıdığı mesajı zihinde tutarak, “dünyanın güzelliğinden konuşalım” ve “şair olup da beylere sövüp saymamak gibi bir şey” demeyenlere “aykırılanan” bir kitap: Asit ya da İksir. Bazı yaraların içinde coşkulu şarkılar vardır, işleyen halk gibi. Korkunun kurduğu saatler altında, hükmü kör bilinen bir vakti anlamaya doğrulursunuz; ağzınız biçilmiş otlar gibi yerli ve topraktan, bozguna karşı direnenden yanadır. İşte orda “ölüm”e dair bakır bir dize sızar sizden:

gözümüzü açtık ölümü gördük
biz geldik herkes ağlıyordu
(s. 59)

Aşk’ın toplumsal olanla cebelleştiği, cesur bir girişimle karşılıyor bizi Onur Behramoğlu. Rüzgâr alan, esneyen, ben eskiden de buradaydım diyen titrek dal uçları gibi dizeler…İçinde hayat tutmayan kara, katı, kavruk mısralar yerine; hayatın içinden geçen, yalın acıların biçtiği ilk gençliği, bir makas gibi kullanan mısralar. Sonra “baba” demek; biraz da yolculuktur, camın ardında kalan seslerle; yolculuktur, devralınmış bir devrimci yürekle…Evet bu şiirler, okura kapılarını kapatıp “anlam benim karnımdadır” diye yumruk sıkmıyor; bilakis okuru çağırıp “gel kendi serüvenini bende tamamla” diyor sanki. Bu önemlidir. Dış dünyadan derlediklerini retoriğin ağdalı makasında heba etmeden okura ulaştırıyor. Sözün endamını belirleyen “söyleme isteğindeki haklılık” değil mi? 2006 yılında ilk kitabını yayımlayan şairler içinde, bizi, dünyayı gördüğüne dair ikna eden birkaç şairden biri Onur Behramoğlu.

ben gidiyorum. korkmayın dünya döner
aşk ölmedi be! o ölse çocuklar var
(s. 67)

Şeref Bilsel – ‘Cumhuriyet Kitap’, 22.02.2007

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>