çünkü

şakaklarım ağrıyor rastgele dövüşmek istiyorum
alışveriş merkezlerinde mitralyöz cayırtısı
allah allah nidasıyım siperden kalkıncaki
iki elimle tokalaşıyorsam şimdilik bazısıyla
bil ki bir gün bir elim hayalarını buracak
bir elim adres bırakmadan çekip gidecektir
karnı patlamış leşlerdir beynime huruç eden
petrus şarapları kusmuklar boşalıyor sevişmelerde
yine de kapkara mümin kadınlar ve erkekler

     bölüm bir: kurşuna dizilecek adamlar kurşuna dizilmeli
                      ellerimizde sapan cepte kuru üzümler

-ateşten giysi biçilmiş, saat mutlaka gelecektir
  andolsun tan yerinin ağarma vaktine–

bunlar mı, bunlardır düşmanlarım, eğer düşmanım varsa:
kıblem olmuş duada yıpranıp yosun tutmuş sûre
bir kadın, gövdesi çırılçıplak, ruhta can çekişmeler
bunlar, bir de ben, ya da benden arta kalanlar

      bölüm iki: şimdi bir koşu ilkokul üçe gidip
                       boyun silgini takıp kendini de silmeli

-kim verir ve sakınır
 ve güzeli doğrularsa-

susma! sustukça gülmeye devam edecek dünya
kulampara kucağında aciz oğlanlar gibi
ortadan konuştuğumuz yok otobüs duraklarından yanayız
elbet anlayan vardır
tut ki bin tarifli yemeğin binbirinci hali

      bölüm üç: şimdi şair ansızın vahiyler indirmeli
                       ve intihar etmeli yalancı peygamberler

-andolsun incire, zeytine
 çakıp çakıp ateş çıkaranlara-

çünkü çağrılanlar çok ama seçilenler azdır

bile

işte bugün doğdum ben!
ilk sevgiliden çıkıp ıslık tutturduğumda
ay vardı güneş vardı dağ vardı derya vardı
şimdi müzelerde heykeller kırık sevgililerden
çekingen kalp atışları duyuluyor

dönmüyorum size kendime maddeye manaya filan
silip tekrar başlıyorum maviye kırmızıya beyaza
silemediklerim oluyor tekrar başlayamadıklarım
toplayıp hepsine onurbehramoğlu diyorum, adamın biri
bana hayli benziyor

bir kocanın ilgisizliğiyle bakıyorum dünya dediğinize
indiğim caddeleriniz belime kadar geldi
çiçek yapmak istesem ırzına geçilmiş kadınlar çiziyorum
başlarında sokak köpekleri bekliyor

her şey ne kadar avuntusuz…sevişmek
ölmek bile

melankolik

neyin köpüğüsün ey yaşam
iki gözüm kadar eminim sen yoksun

aşk! ey aşk! baş döndürüyor yüzün
ateş gemisi, buzkıran, akkorsun

ey tüylerimi ürperten gece
sevişmek gibisin: derin, kederli, korkunçsun

neden bunca mağrursun ölüm
umutsuzluğun omuzları seninkinden geniştir

aşk artı gece eşittir hüzün
değil mi ki sevdiğin sensiz de sevişmiştir

o şimdi

doğru ya, halk diyorlardı adına, kara delik gibi bir şey
yerli yersiz duyup da bilmediğiniz
onun içindi nutuklar fetvalar siyaset meydanları
gün sonunda pazar yerlerinden toplanan ezik meyve sebzeler
doğru ya, halk diyorlardı, şiirde bile modası geçmiş bir sözcük olarak
ahmet efendi’ydi o, hastabakıcıydı belki ya da apartman görevliniz
kapıcısına apartman görevlisi diyecek kadar nazik
doktor ahmet bey’diniz siz

ıslık çalıyorum banka koridorlarında
boynunuzdaki tasmaların içimi bulandıran seslerini bastırmak
paranın kumbaranızdan büyük olmadığı günleri hatırlatmak için
ıslık çalıyorum
sarhoş olmaya, sevişmeye ve ahmet efendi üstüne şiir yazmaya izin
olmayan-
mesai saatlerinde
yasaklanıyor ıslığım:
boğazlanırken sesini çıkarmanın yasaklanması
yosun kokusu duyup da istanbul’u anmamak
istanbul’u anıp da rakıya dadanmamak
rakıya dadanıp da sevdalanmamak
sevdalanıp da şair olmamak
şair olup da beylere sövüp saymamak gibi bir şey

ıslık çalıyorum banka koridorlarında
nedense gazetelerde yalnızca işadamları var, korkunç
derecede semirmiş suratları, korkunç derecede buyurgan
bakışlarıyla
nedense kimseler söz etmiyor marcos’tan tek satır da olsa
yüzünü gören yokmuş, öyle diyorlar
desene halk gibi bir şey, kökleri çok derinde
desene ahmet efendi şiirden bile kovulmuş da
o şimdi marcos olmuş
o şimdi subcomandante

ipek yolu

annem ölecek
doktor söyledi
“bu kış soğuk geçecekmiş” der gibi

kırıldı oyuncaklar
çöktü omuzlarım
düşmanlar sardı evi

saçım taranmasın
sevilmesin başım
herkes unutsun beni

babam yine çok içmiş
yine annemi özler
kaparım gözlerimi

yıllar sonra
sendeki gümüş izler
ıhlamur…bulut şelalesi

sana üç yanım deniz
sana gözüm kapalı
kekik, çam, kır karanfili

de ki ben
yeraltı akışıyla bağlı
iki heyelan gölü

biri kara göl karanlık göl
diğeri annemden sana
vardığım ipek yolu

aslolan

     durgun sulardan zehir bekle yalnız
      william blake
sanki sebepsiz gibi duran
ama derin bir hüzün saklı
bakarken ürperdiğimiz
sonbahar çıplaklığında

nedir o dünde kalan
bendeki senden farklı
adına geçmiş dediğimiz
zaman tutsaklığında

şarap gibi yıllanan
ruhun yarayla kaplı
dağılıp kayboldu sis
onun ataklığında

sırrı acıda bulan
bilge şairler haklı
zehirdir biriktirdiğimiz
huzur kuraklığında

yürümektir aslolan
asi huysuz meraklı
geçerken değdiğimiz
her yer aşk sıcaklığında

otuzbeşbin kemanın anlatamadığı

     isterse otuzbeşbin keman olsun
     artık nasıl anlatabilir bu yalnızlığı
     turgut uyar

saklı güzellikleri en derin yerlerinde
oysa ayrık otları kaplamış sığlıkları
en arsız endamıyla çıkıp salınsa bile
gözlerinde umarsız o imdat çığlıkları

sanki aynı zamanda birkaç değişik yönde
çıldırtan uçuşuyla kelebek kanatları
hatırlatır ne kadar unutmak istesem de
yanlış ağızlardaki nihavent şarkıları

düşer tuz parça olur kırılır ellerinde
taşıyamaz yüreğim en masum yalanları
bir bakışın ölmeme kâfi geldiği yerde
çalmasın gereği yok susturdum kemanları