ARAS’A İKİNCİ YAŞ GÜNÜ MEKTUBU

Canım oğlum Aras,

10 Ağustos 2011 Çarşambadan 10 Ağustos 2009 Pazartesiye baktığımda, ikinin otuz dörtten büyük olduğunu görüyorum. Meğer ne çok şey sığarmış şuncacık ikiye…

Birinci yaş gününden kısa süre sonra alttaki iki dişin çıktı. Bugün tam on tane dişin var ve dün uzun bir aradan sonra yine burnumu ısırdın güzelim süt dişlerinle…

10 Ekim’de, on dört aylıkken ilk kez yürüdün. Sekiz kocaman adım, mini mini ayaklarınla; kendi adımlarınla şaşırıp coşkulanarak, çığlık çığlığa.

O günlerde, Misak Manuşyan’ın yaşamını okuyordum. Ailesi yok edilmiş, Suriye’deki bir yetimhanede büyümüş, gemiyle Fransa’ya gitmiş, ikinci dünya savaşında nazilere karşı savaşmış, onlar tarafından kurşuna dizilmiş, Adıyaman doğumlu kardeşimiz Manuşyan. Onun soyadının yumuşaklığı, ‘oğluşum’ olan seni; şiirinden dizeler de, senin baban olan beni anlatıyordu sanki: “Benim için / sarhoşluk başına vurmuş desinler.”

Allah’a inansam, “Allah ayırmasın bizi” diyeceğim. Ama yürüyüp gideceksin elbet…

Kasım’da, ‘anne, baba, anneanne, dede, orda, lamba, haydi’ gibi sözcükleri söylüyor, her konuşmaya, her sohbete ortak oluyordun, anladığını belli ederek. Yuvarlak olan pek çok nesne, başta top olmak üzere, “ımba” idi. Pek meraklısı olduğun süpürgeye “üdüba” derken, tamir aletlerine düşkünlüğünle, hepsinin ismini kusursuz öğrendin.

Sana bakıyorum: Her gece “aydede!” diye sevinçle seslendiğin ayın ışığı kadar, ilk günkü kadar beyazsın. Bazen, kucağımda ‘aydede’ye bakarken öyle dalıp gidiyorsun ki… Hani bir hal vardır, en umulmadık zamanda gelir; yürürken, konuşurken ansızın bir boşluk açılır önünde. Hiçbir şey düşünmüyor gibisindir. Duymakta, birkaç adımda ya da sözcükte bütün bir ömrü yaşamaktasındır. İşte öyleymiş gibi bakıyorsun. Hiçbir büyük serüven, tazecik nefesinle buğulandırdığın camdan seyrettiğin aydedenin ışığı kadar derin izler bırakmaz insan ruhunda, biliyorsun sanki.

Seni yazmak, karanlıkta bir şeylere dokunur gibi olduğumda duyduğum ürpertileri yazmak gibidir. Şiir gibi. Aşk gibi.

2011’in Ocak ayında, hiçbir yere tutunmadan, oturduğun yerden ayağa kalkabiliyordun! Bunu yapabildiğini kendine ve bizlere kanıtlamak için onlarca kez tekrarlayarak; her kalkışında, alkış bekleyen muzip bir gülücükle…Aynı günlerde ben de çalıştığım şirketten ayrılmış, hiçbir yere tutunmadan, kendi işimi yapma hayaliyle özgürlüğümü ilan etmiştim. Seninle beraber öğreniyordum yeniden, umudu hiç yitirmeden denemeyi.

Şubat ayazında, anneciğin şiddetli öksürüğe yakalandı, sen de. Beş gün boyunca hiçbir şey yemedin. Öksürdün, öksürdün, öksürdün, içimizi parçalayan bir çaresizlikle. Kendi varlığın gibi acıyı da sınırsız sanıyor; ta canevine yerleşmiş, yüreğine oturmuş ve etine egemen olmuş gibi duyuyordun onu belli ki. Altıncı gün, çok sevindiğinde attığın o tiz çığlıkların evde yankılanmaya başlayınca, bizim göğsümüzdeki sıkışmışlık da dindi bir süreliğine. Aynı günlerde Tunus’ta kendini yakan gencecik Muhammed Bouazizi için bir şiir yazdım, Hazreti Muhammed odur, bilinsin diye. “Kalbi olana zengin denilir”, bilinsin. Kalbi olanın göğsünde bir şeyler sıkışır, boğazında bir şeyler düğümlenir habire…

İlkbaharla birlikte sen de şakımaya başladın. Yirmi iki aylık olduğundan bu yana, beş altı sözcüklük cümleler kuruyorsun. Havuza gittiğimizde, “İki tane minder alabilir miyiz?” diyorsun örneğin; “Müslüm amcanın kocamaaaan elleri var”, “Biz televizyon izlemiyoruz, babamla sohbet ediyoruz” diyorsun.

Miti Fare (sen böyle diyorsun), Tavşancık Harry, Ayıcık Bony, Tamirci Manny, Özel Ajan Oso ile arkadaşız. “Fındığı bulduuum tam burdaymış”tan, “Hey hoh hoh hey hey buradayız” şarkısına kadar neler söylemedik ki birlikte…Yanni’nin Vivaldi uyarlaması ‘Fırtına’sı, kemanıyla büyüledi seni; haftalar boyu, her gün defalarca dinlemek istedin. İnternet üzerinden piyano, keman, akordeon, trompet, arp, çello dinledikçe, gözlerin ışıldadı. Yolda giderken, “müzittt” diye seslendin; beğendiğin bir parçadan sonra “bi dahaaaa” diyerek… “Aras şimdi ne çalıyorlar?” “Akordeon”…Bu soru ve yanıt, anneni de beni de ağlatacak kadar duygulandırmış, heyecanlandırmıştı. 

Bir kez saçlarını kısacık kestirmiş, aslında tam da makineyle saçların kazınırken pişman olmuştuk annen de ben de…Ama iş işten geçmişti bir kez…Şimdi sen Atatürk’ü görür görmez tanırken; kıtaları, gezegenleri sırasıyla sayarken; en küçük duygusal titreşimleri en büyük incelikle kavrarken aynı duyguyla sarsılıyorum: Bu yanlış ülkede, bu yanlış dünyada bir çocuğu böyle bir sevgi halesine sarıp büyütmek, makineyle saçlarını kazıtırken olduğu gibi pişman mı edecek bizleri? Bu yüzden, hep iyi haberler duymak istiyoruz, senin annen-baban olduğumuz günden beri…Haberleri Birand amcadan dinliyoruz, sen onu ne zaman görsen gülüyorsun çünkü. O hastalanıp bir süreliğine haber sunmayı bırakacağını duyurduğunda, akşam yemeğimizin tadı kaçmıştı. Hâlâ soruyorsun haberleri izlerken, “Birand amca nerde?”
 
Annen sana Yumurcak okuyor, Kayu (Caillou) okuyor geceleri. Okumuyor, onları bir tiyatro sahnesinde canlandırıyor demeliyim. Yumurcak ya da Kayu her maceranın sonunda biraz daha insan olurken, ben biraz daha âşık oluyorum annene. Ellerini tutup sevdiğin şarkıları söyleyerek, gizemli maceraları alçacık bir sesle kulağına fısıldayarak mutlu bir insanı büyütüyor senin küçücük gövdende.

Sebzeye bayılıyorsun; enginara, semizotuna, anneannenin bamyasına. Başka hangi çocuk, “Ne yemek istersin?” sorusunu “Pazı” diye yanıtlar ki? Fener Balık’ta çinekop ya da levrek yerken oradaki garsonlarla konuşmayı, restoranın sahibine “Erdoğaaaan” diye seslenip onunla koşup oynamayı da seviyorsun. Midpoint (sen “İmpiyont” diyorsun) köftesini, Palladium oyun alanını, Kozyatağı parkını da…Parkta basketbol bile oynuyoruz artık…

Babaannenlerin evine her gidişimizde önce bağırıyor, onunla telefonda konuşmaya da bağırarak başlıyorsun. Evde durup dururken, “Babaannemi arayalım, bağırıcaaam” diyorsun  gülerek. Birkaç gün sonra gideceğimiz Kurşunlu köyünde, Namık dedenle bahçeden biber toplayacak, belki sahilde balık avlayacaksın. Onun sigarası-çakmağı, şu sıralardaki merakların arasında. “Sigarayı anne de içmez, baba da içmez, sigara sağlığa zararlıdııııır, öksürürsün, doktora gidersin” diyorsun kendi kendine. Herkese özel olarak geliştirdiğin bir tarzın var: “Halaaam” diyerek halanın gönlünü fethetmek, “Eramamamamama” diye seslendiğin Erhan amcanın ya da Sunay amcanın kucağına gitmek, “Yiğit abi”, Efe ve Ege’yle birlikteyken sevincini herkese belli eden danslarını yapmak…Enerjisi hiç tükenmeyen anneannenle sana zaafı her halinden belli Turhan dedene, daha on beşinci katın asansöründen çıkarken attığın sevinç çığlıklarıyla koşuyorsun. Sabahları yanıma gelip, “Soyulmuş badeeem!” diyorsun; beni yataktan kaldırıp mutfağa götürerek, ağzına bir tane soyulmuş badem atıyorsun orda, birkaç dakika çiğneyip tekrar çıkarmak üzere…

“Annemin ellerine sağlık. Yemek enfes olmuş” dediğinde; ya da “Anneciğim, seni çok seviyorum” diyerek annenin boynuna sarıldığında o ne kadar mutlu oluyorsa; öğle uykularından “Baba” diyerek kalktığında, “Baba-oğul tamir yapıcaaz, babam bugün işe gitmiyceeek” dediğinde, arkamdan yaklaşıp sırtımı okşayarak bana sarıldığında ben de o kadar mutlu oluyorum. Geceleri usul usul soluduğunu duymak, dışarı çıkarken çıplak ayaklarına ayakkabılarını giydirmek, arabada dönüp baktığım zaman gülümseyen gözlerini görmek, birlikte müzik dinleyip dans etmek, kucağımda seninle yürümek, konuşmak, susmak ne güzel…

Son iki senenin en kederli günü, seni, evimizin yakınındaki parkta, annenin yardımcısı Gülcan teyzen de orada olmasına rağmen, herkesten uzakta, bir başına, ürkek-şaşkın, yürümeye, koşturmaya çalışırken gördüğüm gündür…İşe gitmeden önce, bir ağacın arkasından, sana görünmeden bakmak isterken…Bir kartalın kapıp kaçırıvereceği serçe kuşu kadar yalnız…Beni gördün, “Babaaa” dedin, el salladın, “Baba geeeel” diye de ekledin telaşla, belki de gelmeyebileceğimden ürkerek. Bir süre elimden tuttun, bütün parkı el ele dolaştık. Seni salıncakta salladım. Hava rüzgârlıydı. Saçlarını tüy gibi uçuşturan rüzgâr…Sütünü içtin, biraz muz yedin elimden. Kızarmış yanaklarının canımın içi gamzesi, yine de saklayamıyordu az sonra bırakıp gidebileceğimden duyduğun endişeyi…Seni değil, kalbimi bırakıp gittim. Hayatıma alabildiğine sahip olma özgürlüğüne kavuşacağıma, o hayatı da sana adayacağıma söz vererek.

Bütün bir ömrün boyunca, ahenkli kanat çırpışları gibi uğuldasın tatlı anılarımız…Çok uzaklarda da olsan, gözlerini kapadığında duyacağın, kulağına annenin fısıldadıklarıdır…Ve bir ağacın arkasından seni daima izlemektedir baban…

ARAS’A BİRİNCİ YAŞ GÜNÜ MEKTUBU

Canım oğlum Aras,

Kadıköy’de bembeyaz pamuk gibi doğduğun 10 Ağustos 2009 pazartesi günü, ben de 34 yaşında yeniden doğdum. Şimdi ben de seninle birlikte, bir yaşıma gireceğim.

İlk günlerimizde sen hayatın acemisiydin, biz de Aras’lı hayatın acemisi. Annenin endişelerini gidermek için evdeki ilk gecemizde apar topar hastaneye koşuşumuzu, sonraki birkaç ay boyunca annenin salonda binbir zahmete katlanıp boyun ve sırt ağrıları çekerek seni emzirişini, birlikte öylece uyuyuşunuzu, anneannenlerde kaldığımız geceleri, Hasan dededen Ege’ye, en büyükten en küçüğe, tüm aile bireylerinin seni sevgi ve sevinçle karşılayıp kucaklayışlarını unutamam. Sen doğmadan önceki gece sabaha karşı kalkıp güneşin doğuşunu izleyişimi, doğuma giderken yolda annenle dinlediğimiz müzikleri, hastaneye dört aylık oğulları Çınar’la gelen sevgili dostlarımız Erdoğan ve Figen’i, Raşit’i ve gün boyu yanımızda olan diğer dostlarımızı, doğumundan aylar önce sana şiir armağan eden ve doğduğun gün binlerce kilometre uzaktan seni koklamaya gelen Nihat amcayı da…Doktorun Şerare Moridi’nin sıcaklığı, dedelerinin belli etmemeye çalıştıkça insana daha da dokunan heyecanlı bekleyişleri, anneannenle babaannenin çocuklar ve torunlar yetiştirmişliklerinden gelen deneyimlerinin bize verdiği güç, erkek çocuk annesi teyzenin ve halanın annene desteği, o günlerde henüz Can’ın annesi olmayan Tuba teyzenin, her zaman annene en yakın kişi olduğu duygusuyla çırpınıp onun etrafında pervane oluşu aklımda…Ve dünyanın en güzel bebeği olarak doğduğun an, ameliyathanede seni koynuna verdiklerinde dünyanın en güzel kadını olan annenin ağlayışı, benim büyülenişim…
 
Şimdi bir yaşında, yakışıklı, derin anlamlı bakışlı bir erkek oldun. Bir daha bunu yaşayamayacağımı, kokuna hasret kalacağımı bildiğimden, bir yıldır seni her fırsatta kucağımda gezdirdim. Evin her köşesini öyle dolaştık, her şeyi birlikte inceledik, her yerde sürprizli şeyler görüp birlikte şaşırdık. Göz açıp kapayıncaya kadar iki kilo altı yüz elli gramdan on kiloya ulaştın, boyun uzadı, neredeyse yürümek üzeresin, ailedeki herkesi tek tek tanıyor, kendi ellerinle yemek yiyor, suyunu içiyorsun. Islıklarımı hayranlıkla dinleyip dudaklarını büyük bir gayretle ıslığa ayarlamaya çalıştığın, ‘agu’ dediğin, göğsüme yatıp uyuduğun günlerden; uzaktan görür görmez tanıyıp gülücükler gönderdiğin, attığım topu tutup bana geri yolladığın, sabahları işe gitmek için evden çıkarken arkamdan ağladığın, yepyeni sözcükler söylemek için büyük bir gayretle çabaladığın günlere geldik. “Her yerde kar var” şarkısını her söylediğimde, bir yıldır yüzünde aynı çapkın tebessüm, gözlerinde aynı melankolik bakış.

Arabamızı senin için yenileyip sana da güzel bir araç koltuğu aldık; arka sağ tarafta oturup merakla izliyorsun çevreni, bazen dalıp dalıp gidiyorsun, bazen de sevinç çığlıkları atıyorsun. Sana bakmaya kıyamıyorum; en çok da, biz gecenin karanlığında İstanbul’dan Kurşunlu köyüne giderken senin o koltukta uyuyakaldığın, boynunun yana düştüğü, saçlarının yine de düzgünce taralıymış gibi durduğu zamanlarda…

Sana şiirler yazmak isterken henüz tek bir dize yazamadım. Tam da şiirin rüzgârını duymaktayken, gencecik bir çocuk öldü, kimsesiz-arkasız bir çocuk; o çocuk yok olmasın istedim, ‘Uzman Çavuşun Oğlu’nu yazdım. İnsanlar madenlerde göçük altında kaldılar, ‘Göçükte Kalan İçin Ninni’yi yazdım. Oğluma ninni sıcaklığında şiirler yazmak isterken bu şiirleri yazmamın anlamını, sen bir delikanlı olduğunda kavrayacaksın. Doğduğun günlerde Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamı üzerine bir yazı yazmak için sabahlara dek çalışmamın anlamını da…Bunların hepsi, sana layık olabilmek, seni hak edebilmek içindir.

Halanla birlikte gidip nüfus cüzdanını çıkarmıştık. Orada seslenmişlerdi ilk: “Aras Behramoğlu’nun babası kim?”
Nasıl da ürpermiştim, “Aras Behramoğlu’nun babası benim” derken…

2010 yılına Kozyatağı’ndaki Acıbadem Hastanesi’nde girdik, sen o günün akşamında sünnet oldun. Operasyon öncesi verdikleri ilaçlardan ötürü elini bile kıpırdatamayacak hale geldiğinde de aynı ürpertiyi duydum, yeşil ameliyat giysilerini giydirip başına bone taktıklarında da, ameliyathane kapısında annenle birlikte beklerken de…Sonra anladım ki, o ürperti artık bir ömür benimledir. Ateşler içinde yanıp gözlerini açamadığında, sevinçle oyun oynarken birden dönüp bana baktığında, denizde cup cup ellerini sulara vurduğunda, hep aynı ürperti…Neden mi? Çünkü, “Aras Behramoğlu’nun babası benim”…Ve bu şimdiden sonsuz bir gurur veriyor bana…

Seni, birinci yaş gününde, alnından, yanaklarından, ensenden, ayacıklarından öpüyorum; baş parmağından, başaran parmağından, orta direkten, mor menekşeden, küçük ayşe’den…

Benim yakışıklı, aslan oğlum, Aras’ım…

Baban