İŞTE DAĞ, İŞTE GUEVARA

Onur Behramoğlu’nun yeni kitabı edebiyat tarihinde imkânsız bir sentezin, hatta sentezler sentezinin cesur bir denemesi olarak değerlendirilebilir.

Behramoğlu, “Senden Öğrendiğim Şarkılar”da, ağırlıklı biçimde toplumsal-siyasi göndermelerin yoğun olduğu şiirlere yer verirken; baba, sevgili ve sorumluluk sahibi bir aydın ve devrimci olma çabasının, zaman zaman da hepsi birden olamamanın şiirlerini bir araya getiriyor. Çoğul kimlikli bu şiirler derlemesi, üslup bütünlüğünü korurken, her kimliğin özgül sesini de içeriyor.

Behramoğlu’nun çoğul kimlikli birinci tekil şahsının yanı sıra peşine düştüğü ikinci sentez deneyiyse, imge yoğun bir şiir dünyasını, yoğun göndermeleri, yer yer kendine doğru bükülen bir anlatımı ve eksiltmeli bir söyleyişi devrimci bir içerikle buluşturması.

Türk edebiyatında toplumcu şiirin anlatımcı kanadı çok sayıda önemli metni barındırırken, toplumsal konuların imgesellikle harmanlandığı metinler bir gelenek oluşturmaktan çok tarihsel kesişmeler olarak dururlar. Behramoğlu’nun deneyi tarihsel olarak yeni olmamakla beraber, bu buluşmadan ortaya bir üslup çıkartması, kitabı ayrıcalıklı konuma getirmektedir.

Çoğul kimlikli bir şair figürü ve üslupsal bireşim çabasının oluşturduğu çift katmanlılık, konu seçimi olarak öncelikle iç dünyanın karmaşasının bir anlatısı olarak yansır. “bende” başlıklı şiir, hayat karşısında aynı anda öfke ve kırılganlığın ifadesi olarak belirir ve bu iki konuyu keskin aletlerden doğaya kadar geniş bir sözcük yelpazesiyle ele alır: “elektriğimi zaptetmeye yetmiyor gövdem/ kucak açıyor tozlarına elimin mıknatısı / iki siyah çakıl taşına iki çekiç yerleştir / nereye gittiğimi sorma gözlerimin / nereden geldiğini bil”.  “kırık beyaz” şiiriyse unutmanın veya unutmama çabasının bir kişilik hesaplaşmasının ortasında belirivermesiyle. “adını bilmediğim o kadar/ o kadar o kadar çok uğultu / uğultu uğultuyla doluyor / kalbime doğru kazdığım tünel” diye başlayan şiir, “koynumda bir ermeni büyüyor / bir adı hrant bir adı fidel” diye biter.

Konu seçimi anlamında kitabın bir diğer dikkat çeken özelliği, sentezler sentezi çabasına uygun olarak en kişisel şiirlerin bile en siyasi göndermeleri barındırması. Behramoğlu dünyanın dört bir yanında olan bitene bakıp onlardan bahsederek,  tarihsel olayları gündemine alarak güncel bir devrimcilik ahlakı çıkarma; görmezden gelinenlerle görülüp unutuluverenlerin anıtını dikme eğilimindedir. Bu süreçte anlatılan tarihsel kesit ve olaya ilişkin sözcük, kişi ve göndermeler şiirin temel yapı taşlarını oluşturur. Göndermelerin ayrıntı düzeyi olaya ilişkin bir fikre sahip olmayan okur açısından takip etme zorluğu yaratsa da, şiirlere kendine özgü bir hava da verir.

Bükreş’te “bir sarışın cereyan/ birikmiş ah! gibisin” dediği Claudia’nın uzaktan seyrettiğimiz direnişi, “diyarbakır cezaevi mezbaha no: 5”te aynı anda gündelik hayat ve hayatın kendisine bilgece bakış, Hasan Tahsin ile Venezuela’nın bir araya geldiği “gelgit” şiiri, Balatlı Karocu Garo ile devrimci Antonio Gades’in hikâyeleri, bir eğitim zaiyatı(!) Emrah Uçar’ı konu edinen dizelerinde özetlenir gibidir: “ey devletin ülkesi ve milletiyle / gıcır bilyelerini çalması / dal gibi çocukların / tabutun hazır çürük ahşaptan / kefenin örülü iplikince”

“oğlu savaştan dönen amerikalı babanın günlüğü” siyasi bir hikâyenin kişisel- dramatik yönünü konu alır, “göçükte kalan için ninni” ile “nereden” şiirleri, depremi ve Sivas katliamını, aforizmaların ağırlıkta olduğu bir söyleyişle gündeme getirirken; Van-Erciş depremine dair “andımız” başlıklı şiir, kopkoyu eleştirelliktedir: “ben şimdi geri kalan nüfusumla / tir tir titriyorum / soğukta donan kızıma / sıcacık çay demliyorum rüyalarımda / ben şimdi kuzum diyorum… kuzumun…/ incecik hırkasını / türk varlığına armağan ediyorum”

Kişisel hikâyelerin, tarihsel figürlerin, efsanelerin harmanlandığı şiirler arasında “amma karenina” şiiri, diyalog ve monolog gelgitinde ustaca bir kompozisyonla imkânsız aşkı anlatırken; Nâzım Hikmet’in “Mavi Gözlü Dev ve Minnacık Kadın ve Hanımelleri”yle Can Yücel’in “Cehennemin Dibi” şiirleri arasında bir ton tutturarak benzer konuyu güncelleştirir.

Üslup açısından, “Senden Öğrendiğim Şarkılar”da imgesellikle anlatımcılığı buluşturma çabası edebiyat tarihi açısından en önemli sentez denemesi olarak görünür. Belli bir kalıbı tekrarlayarak veya doğrudan bir leitmotif kullanarak şiirin katmanlar halinde ilerlemesini sağlayan Behramoğlu, böylelikle birbiriyle bağlantılı anlam parçalarını sıralarken, kendileri için ayrılmış gibi duran yerlere bütünlüğü zedelemeden imgeler serpiştirir. Behramoğlu, şiirlerin yazım süreci boyunca geliştirdiği, işe yarar bir formül veya üslup bulmuş gibidir. “muhammed bouazizi’nin ruhuna birkaç ateş çiçeği” Arap Baharı’nı konu alırken, bu sentez üslubuna mükemmel bir örnek oluşturur: “alev doğurur / yangın doğurur bazen/ yoksul analar // ay çekirdeği / mini minnacık bebe / hayreti muhammed// (…) işçinin oğlu / babasız bahtsız oğlu / hasreti muhammed// (…) kibriti çaktı / kül etti firavunu / işçinin oğlu // ‘kalbi olana / zengin denilir’ dedi / hazreti muhammed”

Şiirlerin kompozisyonu bu anlamda bir müzik parçasında temanın gelişimine benzer. Behramoğlu şiirinde müzik, eksiltmeli söyleyiş nedeniyle derinlerden akmakta, ancak metnin yapısı bir müzik kaydını ciddi biçimde andırmaktadır. Behramoğlu’nun “punk dua”sı, “patlamasına / ramak kalıyor magma / ve gökkubbenin” diyerek bitirdiği “ayar” gibi şiirler öznellikten ve lirizmden vazgeçmemekle birlikte, toplumsal bir zemine yerleşirler. “ben böyle hale dedikçe” başlıklı şiir naif ama sevdayla toplumsal adaleti birlikte arayan bir bakış açısını tamamlar.

Behramoğlu’nun oğlu Aras’a yazdığı bir dizi şiir, kitabın başından bu yana denediği sentezin yetkin üslupsal denemeleri olarak öne çıkar. “kuşak çatışması” şiiri “tanışma sırası sende / işte dağ, işte guevara // yanağıma batıyor / acıtma sakalınla” diyerek bir baba oğul diyaloğu kalıbıyla geliştirilmiş ve A. Kadir’i anımsatırken; “doğduğun gün” başlıklı şiir, 10 Ağustos’ta yaşanmışların listesi olarak kurgulanmış, “hem yeniden doğdum / hem de yaşlandım bugün” dizeleriyle babalık duygusunu gündemine almıştır. “Bütün şairlerden şair” oğlunun çocuksu bakış açısını aktaran şiirlerin, yine bir müzik çalgısı leitmotifiyle ilerleyen “klasik baba” şiiriyle bitmesi, dünyayı değiştirme mücadelesinde bir sevgili ve babanın, kendini sorgularken, bazen hayatı oluruna bırakmasının güzelliğini de imlemektedir.

“Görmek dokunmaktır bazen Claudia” diyen Behramoğlu, gidip dokunamadığımızda da orada olabilme telaşının şiirini yazarken, toplumcu şiire taze, tutarlı bir yöntem eklemlemeye çalışmakta. Mütevazı ve ucu açık tarzı, tarihsel, güncel, kişisel olanın sentezi doğrultusunda heyecan verici bir yolculuğun sürmekte olduğunu ifade ediyor. Aynı anda sahiplenme ve sorgulama becerisi Onur Behramoğlu’nun arayışının kaynağını oluştururken, sentezler sentezi şiirleri ve geliştirdiği üslup, yanıtlar kadar sorular da yüklüyor okuruna.

Efe Duyan – ‘Radikal Kitap’, 13.09.2013

SÖZÜ GÜZEL SESİ GÜZEL

Muhammed Bouazizi’yi tanıyor musunuz?

işçinin oğlu / babasız bahtsız oğlu / hasreti muhammed

Belki adını duymuşsunuzdur, haberlerde ondan söz edildiği günleri hatırlıyorsunuzdur. Hatta belki araştırmış, arşivleri taramış, hakkında birçok bilgiye ulaşmışsınızdır. Örneğin, tam adının Tarık el Tayyib Muhammed Bouazizi olduğunu not etmiş olabilirsiniz. 4 Ocak 2011’de, 27 yaşında öldüğünü de okumuşsunuzdur. Kendisini yakarak intihar ettiğinden haberiniz vardır belki. Başlattığı direniş hareketiyle Tunus’ta Yasemin Devrimi’ni ateşlediğini hiç unutmuyorsunuzdur. Bu isyanın diğer Arap ülkelerine de yayıldığını zaten biliyorsunuzdur.

kor ateşini / kimseye göstermedi / hürmeti muhammed

Bunları bilmek, Muhammed’i tanımak için yeterli midir? Yoksa daha fazla bilgi gerektiğini mi düşünüyorsunuz? Örneğin, Zeynel Abidin Bin Ali’yi bilmeden Muhammed Bouazizi’yi tanımak mümkün olabilir mi? Hani 23 yıllık iktidardan sonra, çıkan isyan nedeniyle ülkeden kaçan yönetici. Bu çağda, herkesin her ortamda ve 140 vuruşla kanaatler fışkırtabildiği günlerde, çok da fazla araştırmaya gerek görmüyor olabilirsiniz. Birkaç tuşa basarak, Muhammed hakkında yorum bile yapabilirsiniz. Özellikle de onu yakan ateşle başlayan Arap isyanlarının hiç de demokratik sonuçlara ulaşamadığını, hatta dinci hareketlerin daha etkili konuma gelmesine yol açtığını anlatabilirsiniz. Ve şüphe edebilirsiniz Muhammed’den. Ekmek parası peşinde koşandan, geçimini sağladığı seyyar satıcı arabası elinden alınınca yüreği yanan, gururu kırılan o genç adamdan. İçindeki isyanla tutuşan, ateş topuna dönüşen Muhammed’den.

seyyar tezgâhı / tekmelendi devrildi / hiddeti muhammed

Belki de onu hiç tanımadığınızı düşünüyorsunuzdur. Kim tanıyabilmiş bir insanı? En yakınındakini; komşusunu, çocuğunu, arkadaşını? Kardeşi tanıyor muydu ki Muhammed’i, siz tanıyacaksınız? Ayrıca, tanıyıp da ne yapacaksınız? Neden ilgilendirsin sizi Muhammed? Üç günlük bir haberdi, geçti gitti işte. Zaten o isyanlar olmasaydı, uzak bir memlekette yanan bir adam üç dakikalık bir haber bile olmazdı. Öyleyse, Muhammed’i tanımak, onu değil sadece, içinde isyan ateşi yanan insanları bilmeyi gerektiriyor. İçinizdeki ateşi görmeyi gerektiriyor. İlle de şiir gerektiriyor. Üç beş haberde karşınıza çıkmış olmasının yetmeyeceği gibi, klasörler dolusu bilgi de yetersiz kalabilir ama bir gün elinize bir kitap geçince ve içindeki bir şiiri okuyunca, Muhammed’i tanırsınız. Onur Behramoğlu’dur o, “Senden Öğrendiğim Şarkılar”ı yazmıştır. 79 sayfalık bu kitabın içinde, 79 kelimelik bir şiir vardır; inanmazsanız sayarsınız.

“ ‘kalbi olana / zengin denilir’ dedi / hazreti muhammed

Bunun hemen sonrasındaki şiir sizi alıp dünyanın öbür ucuna, Amerika’ya götürse de, duyduğunuz ses hiç değişmeyecektir. Aynı ton, aynı tını, aynı renk. Bu kez, Amerikalı bir adamın sesidir duyduğunuz. Oğlu savaştan dönen bir babanın sesi. Her gece oğlunu uçağa bindirip, her gece savaşa, her gece Irak’a gönderen babaların, her gece yol gözleyen annelerin sesi. Dünyanın bütün anne ve babalarının. Dini yaratan, Tanrı’yı yaşatan, umutsuzluktan umut türeten insana güzellemedir, dünyanın öbür ucundaki bu dostumuzun sesinde dile gelen. Acılı ve yorgun ve dirençli. Başkalarının çocukları ölmesin isteyen, oğlunu isteyen, canlı isteyen bir sestir o. En dayanılmaz yerinde o sesin, o sözün dayanılmaz yerinde, araya girersiniz. Önceki sayfalardan birinden çağırırsınız şairin aynı kırılgan ve dirençli sesini, onurlu sesini:

elbet onur da sabaha çıkar / sabaha çıkar gökyüzü ve su

Ne var ki, birkaç dize sonrası yine yüreğinize saplanır:

koynumda bir ermeni büyüyor / bir adı hrant bir adı fidel

Kitabın en başına dönüp tekrar okursunuz. Sonra atlayarak okursunuz. Karışık okursunuz. Artık sözleri okumak değildir yaptığınız, o sesi dinlemeye başlarsınız. O kırılgan, o dirençli, o onurlu sesi. Pencerenin önündeki güvercini ürkütmemek için odasının ışığını yakmayan şairin sesidir bu. Yumuşacık. Senden öğrendiği, hayattan öğrendiği, yeni doğan çocuğundan öğrendiği şarkıları söyleyen bir sestir. Gür. Sakin ve gürsoluk.

aynadan çocukluğum geçiyor / yere yavaşça düşerken bir el

Bütün çocukların başında “bir çello gibi bekleyecektir / vakur, kararlı, sade

Zafer Köse – ‘soL kitap’, 05.06.2013

ONUR BEHRAMOĞLU, SENDEN ÖĞRENDİĞİM ŞARKILAR

Senden Öğrendiğim Şarkılar, Onur Behramoğlu’nun “Asit ya da İksir”den yedi yıl sonra yayınladığı ikinci kitabının adı. Yedi yıl, şiir açısından oldukça uzun bir süre ve kitabı okuyunca nedenini gördüm. Öyle yoğun, öyle damıtılmış ve öylesine lirik şiirler ki, insanı bütün sonsuzluğuyla kuşatıyor kitap. Onur Behramoğlu soydan şair, bilenleriniz vardır. Doğuştan getirdiği seslerle Onur, eski sözcüklerle fakat yeni, yepyeni bir şiiri söylüyor. Neredeyse kitabın her şiirinde şaşırtıcı bir buluş var. Halkının yanında, yürekli bir devrimcinin yükselen lirik çığlığı diyebilirsiniz bu seslenişe.

Kitap üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm, devletin-devletlerin suçlarına, vicdana dair. Ruhu, bölüm girişindeki “ey devletin ülkesi ve milletiyle / gıcır bilyelerini çalması / dal gibi çocukların” dizelerindedir. Şiirler içinde dolaşırken Hrant Dink’ten, Romanya-Bükreş’te tanıdığı Claudia’ya, Flamenko’nun ustası, “Öldüğümde, küllerimi Havana’ya savurun” diyen komünist Antonio Gades’e, Uludere’de katledilen bir oğul için: “kader değildir, cinayettir, ihanettir, hakarettir” diyen bir Kürt baba’dan, Van depreminde soğuktan donarak ölen 7 yaşındaki Deniz’e, oğlu savaştan dönen Amerikalı babanın günlüğünden, Balatlı Garo Usta’ya kadar hayata en geniş kadrajdan bakmaya çalışmış Onur Behramoğlu, Senden Öğrendiğim Şarkılar’da.

İkinci bölümde, 35 yaş muhasebesini yapıyor şair. Dönüp kendi yaşam örüntüsüne, sevdikleri yahut sevgili bulduklarının hayatlarına bakıyor ve üçüncü bölüm, oğlu Aras ve onun üstünden bütün çocuklar ve baba olmak duygusu…Kitapta Sivas yitiklerini andığı şiirleri önemli buldum. İlk kitabı “Asit ya da İksir”de de var aslında bu temalı şiirler. Onur’un bu duyarlığı sürdürmesi, sözünde bir şairin değerlerine bağlılığının da bir göstergesi elbette. Sivas’ta yakılarak katledilen üç güzel insan, üç güzel şair Metin Altıok-Uğur Kaynar-Behçet Aysan’ı 20 yıl sonra yeniden anmasını önemsiyorum şüphesiz. Çünkü hayatlar öylesine kaypak zeminlerde yaşanıyor ki, yere sağlam basarak durmak daha bir önem kazanıyor. Senden Öğrendiğim Şarkılar’daki yepyeni dil ve imgelem, Haydar Dede’si ve oğlu Aras’ın buluştuğu “modern” destanla daha bir yükseliyor. Günümüzde yazılacak destanların sesine çağırıyor sanki okuru. Sonra “Mısır’dan Çıkış”, sistem karşısında çaresiz fakat dövüşmekten yana bir insanın kapitalizmle savaşı. Sanırım şairin özyaşamöyküsünden süzülmüş bir şiir. İnsanlar, anbean yok eden sistem karşısında derinliğine bir uyuşukluğu yaşarken, işsiz kalma pahasına büyük banka patronlarıyla dalaşıp işten ayrılışına göndermeler yapıyor kanımca…Tıpkı Peter Weiss’ın, “kendimi saçlarımdan tutup yükselterek yeni bir bakış açısı edinmem lazım” sözünde olduğu gibi…Okuyun, vazgeçemeyeceğiniz şiirlerle buluşmuş olacaksınız. Yeni bir başucu kitabınız olacak.

Tuğrul Keskin, ‘soL’, 04.06.2013

ONUR BEHRAMOĞLU: Geleneğin Devini Uyandırmak

Onur Behramoğlu’nun 2006 yılında yayımlanan kitabı “Asit Ya da İksir”, iki özelliği ile dikkat çekti. Birincisi, Onur Behramoğlu’nun gelenek ile kurduğu ilişkiye, ikincisi toplumsal hayat ile şiiri arasında kurduğu verimli bağlantıya değinildi genel olarak.

“Asit ya da İksir”, biçimsel olarak geniş bir spektrumda yer alıyor: Geleneksel uyak kalıplarının kullanıldığı şiirlerden, teknolojinin modern kapitalizmde tuttuğu yeri tarif etmek için denenmemiş şiirsel şablonlara başvurulan şiirlere dek farklı biçimsel yaklaşımlar söz konusu. Ancak modern toplumcu edebiyat birikiminin ağırlıklı olarak gündemde olduğu belirtilmeli. Kuşkusuz Behramoğlu, iyi yapılmış olanı, umutsuzca tekrarlamaya çalışmıyor ve çağdaş bir biçem kaygısı güdüyor. Kendini kırmaya hevesli bir şiirsel pozisyonu imlediği söylenebilirse de, bu farklılaşma dozunun, Behramoğlu şiirinin ana eksenini oluşturduğunu söylemek doğru olmaz. Behramoğlu’nun temel becerisi, geleneği güncel olarak tutabileceği yerlerden kavrayarak, hemen hiçbir zorlama ilişkiye başvurmaması. Başka deyişle, şiirlerde dikkat çeken, eklemlendiği şiirsel kanalı nasıl değiştirdiği değil, ona nasıl doğallıkla katıldığı önemli. Zaten bir geleneği dönüştürmek ve içererek aşmak böyle bir diyalektik uyumla mümkün değil midir?

Bu doğallık, biraz da Behramoğlu’nun şiir ile kurduğu ilişkiden kaynaklı olsa gerek. Şiiri bir “dil meselesi” olarak görmek bir tercihtir kuşkusuz, ama Behramoğlu’nun şiirinde ağır basan faktör şiiri kendi yaşantısından devşirmek gibi görünüyor. Bu noktada, şiiri bir bağlanma zemini ediniyor. Bu, (bence) kesinlikle olumlu bir bağlılık ve şiiri kendi başına varolan bir bilgi alanı olmaktan çıkarmaya yönelik bir tavır. Her şiir elbette bir metindir ve her metin sonuçta kendi düzleminde bir bağımsızlığa sahiptir. Ancak bazı metinler, içerdikleri yaşanmışlık duygusu ile metin düzlemi ile şair figürü arasında epistemolojik bir kemer  kurarlar. Daha basit bir ifade ile, şiire içselleşmiş kişisel yaşantı izleri (bunların gerçekten yaşanmış olmasına gerek yok), şiirin herhangi biri tarafından söylenmiş ve artık söyleyen ile bağları kalmamış bir dilsel yığınak olarak okunmasına izin vermez. Eğer metin düzlemi, dilsel kodlardan kurulu bir iletinin zemini ise; bu ileti, bilinme olasılığını da kendinde taşır. Buna göre, “şiir, yalnızca şiirdir” ve “yazıldığı dile bile çevrilemez”. Ancak metnin, yaşantı ile dolaylı bağlantısı, bir tür felsefi manevra ile iç içe girmiş bir bütünselliğe evriltilebilir, bu manevranın odak noktası ise şair figürünün söylevidir. Şiir, içinde taşıdığı yaşanmışlık duygusu ile şairi tarafından söylenen bir iletiye dönüşebilir. Şiir, şairinin her okuyana söylediği bir sözdür. Şairi, metin düzlemine, onu sürekli söyleyen olarak dahil olur. Böylelikle şairin söylevi, şiiri, onu söyleyenin kişiselliği ile bağlantılandırır.

Toplumcu edebiyatın (adı böyle konulmamış ise de) yaygın kanonlarından olan bu yaklaşım, şair figürünün şiiri süreklileşmiş bir söylevi olarak söylediğini (veya yazdığını)  varsayarak, kişisel yaşantı düzlemini metne bağlar. Toplumcu edebiyat, toplumsal derdini, aydının kapitalist toplumdaki yalnızlığı ve kişisel yabancılaşmışlığı ile birlikte ele alagelmiştir çoğu kez. Şair, çoğu zaman devrimci bir figür olarak kendisini ortaya koyar ve kişisel çelişkileri toplumsal çelişkilere açılan bir kapı olarak kullanır.

Behramoğlu’nun şiiri, kendi yaşantısını nesir tesirinden çekinmeden, bir çıplaklık halinde ele alır. Örneğin “Vakitsiz” şiiri, birinci tekil şahsın, bir çocukluk anısını aktardığı bir şiir. Bir taraftan her bölümün ardından “ölüm belli belirsiz yükseliyordu” dizesi hem gerilimi yükseltir, bir leitmotif olarak işlev görürken, diğer yandan öyküleyici anlatımı da kırmayı (ya da onun yükünü almayı) amaçlar. Bir kaza sonucu şiirde anlatılan kuzenlerden Hatice’nin ölümü, ölüm karşısındaki çocuksu tepki ve bu tepkilerin yıllar yılı taşınması konu alınır şiirde. Hatice’nin çocuk dünyasında fazla sevilmeyen bir kuzen olması, bir taraftan da önemli ayrıntı olarak vicdan azabı yaratırken dramatik dozu artırır. Bir kötü çocukluk kâbusunun, ölüm kavramının ve evliliğin iç içe ele alındığı, iz bırakan bir şiirdir “Vakitsiz”.

ölüm çağrışımıdır biraz da her evlilik/ küçücük çocukların vakitsiz yıkandığı”.

“O şimdi” şiiri ise “doğru ya, halk diyorlardı adına, kara delik gibi bir şey/ yerli yersiz duyup da bilmediğimiz/ onun içindi nutuklar fetvalar siyaset meydanları” diye başlar.“Banka koridorlarında ıslık” çalınırken apartman görevlisi Ahmet Efendi ile Subcomandante Marcos bir arada düşünülür. Bir yanıyla, halka yönelik yaklaşımlar eleştirilirken, kendi yabancılığı da es geçilmez; şair oradadır. Eleştirisine dahildir kendisi de, bir şeyler anlatırken, dertleşir de. Diğer yandan, şiir boyunca “halkın” devrimcilerle “derinlerden” ne kadar yakın olduğu imgelenir.

Şairin bir figür olarak tanıdıkları, yaşadıkları ve çelişkilerinin sık sık işlendiği metinler, bu anlamda belli noktalarda birinci tekil şahsın anlatımcı şiirine yakın durur. Behramoğlu, belli oranlarda şiir tarihinin bu ağırlıklı kanonlarından birinin çekim alanında. Ve şiir tarihinin en verimli topraklarından birinde bir kuyu açmaya başladığı söylenebilir. Ancak başta belirttiğim üzere, Behramoğlu şiiri çok farklı beslenme kaynaklarına sahip. Bu heterojen beslenme alanı, arayış içinde olmak anlamında doğru bir tavır da olsa, sentezlemenin her zaman en iyi sonuçları çıkarmadığı akılda tutulmalı.

Behramoğlu’nun, bir anlamda geleneğin devini uyandırmaya çalıştığı söylenebilir. Geleneğin devi, Behramoğlu şiiri için büyük bir olanak olarak görünüyor. Ama kaçamak pozisyonlardan uzak, onunla didişmeyi göze alarak, birlikte tereddütsüz yürümek kaydıyla.

Efe Duyan – ‘Sanat Cephesi’, Ekim/Kasım 2008

 

ASİT YA DA İKSİR

Muallim Nâcî’nin, günümüz şiir ortamına karşılık gelen güzel bir beyiti var; onu okuyalım ilkin: “Erbâb-ı teşâur çoğalup şâir azaldı / Yok öyle değil şâirin ancak adı kaldı.” Özellikle doksanlı yıllardan sonra okur cephesinde, şiire/şaire dair yazılı ve sözlü etkinliklerden ortaya çıkan birikim, “şairin hâl beyanı”ndan hareketle “şair imgesini” yeni bir daireye taşıdı. Bu dairede şiire oturacak yer bırakmayan “teşâur” (Şair tavrı takınma, şairlik taslama) kelimesinin ağırlığı var artık. Önce şairlik adına bir “tavır” takınacaksın (bunu içselleştirmen gerekmiyor!) sonra nasıl olsa şiir gelip şaire dayanır (!) Dayanır da, içinde bulunduğumuz şiir iklimi bir arşivde kendine yer bulacaksa eğer, şiirden vazife çıkartanlarla değil; vazifeden şiir çıkartanlarla anlaşılır olacaktır. Bütün bunları bana yazdırtan – ağaçla balta ilişkisi, “ölen ben öldüren benden” gibi – Yitik Ülke Yayınları arasından çıkan Onur Behramoğlu imzalı “Asit ya da İksir” adlı şiir kitabı oldu. Onur Behramoğlu 1975’te İstanbul’da doğdu. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu. Az sayıda şiir yayımladı, bunların bir kısmı Yasakmeyve dergisinde okurla buluştu. Yeni Film dergisinde sinema yazıları yazıyor. “Asit ya da İksir” şairin ilk kitabı. Geniş zamanlara bakan, Türk şiirinin dolaştığı havzaları ses duyarlılığı bakımından dikkate alan şair, Frengistan’dan kendine derlediği bütün birikimine rağmen yeni, yerli bir şiirle tanıştırıyor bizleri. Şiirle okurun arasından çekilerek; şiirle okurun yaşadığı toprağı (folklorüyle, zekâsıyla, eğilen ve kafa tutan yokuşlarıyla) merkeze alarak dizelerini oluşturuyor. Onur Behramoğlu’nun şiirleri, kabul görmüş “toplumcu şiirimize” bir alternatif yol haritası çıkarıyor. Zordur; sesini büyük kulaklara duyurabilmiş iki şairin (Ataol Behramoğlu ve Nihat Behram) sonradan gördüğü bir zamanın içinde varolmak; ama Onur Behramoğlu, bu “yakınları” olmasa da, görünmeyeni ifşa etmeye mahkûm olduğunu, hem gündelik hayatı içinde oluşturduğu tavırla hem de uzaklara bakma becerisini yüklenen insani duyarlılığıyla önceden sezmiş olmanın sadeliğini niye duyumsamasın. “İşaret edilenle” “işaret eden” arasındaki organik bağ, Onur Behramoğlu’nun şiirinde, yeni bir yaşam alanı oluşturuyor. Hayatın içinde tutulan mevzi, yazdığın şiirin kimlerle konuşması gerektiğini de saklıyor içinde. Retoriği, katı gerçekçiliğe kurban etmeden, toplumsal olan ve herkese değen olayları sadece sonuçlarıyla değil; sorularıyla işleyip, bazen öyküleyici bir anlatımla bazen de halk şiirinin kulaktan kulağa söylenerek yığılarak oluşturulmuş hünerli sadeliğiyle şiire taşıyor. Bu şiirlerin en belirleyici, dikkatimize yönelen tarafı “farkındalığın ağır kanatları”. Modern olanın tahakkümü karşısında has(sas) olan, yerini incelterek şiire dahil oluyor. Sonra geçmişin sözlü bilgisi, bütün haklılığıyla şimdiki zamandan bahsetmeden şimdiki zamana satirik göndermelerde bulunuyor. Bütün bunlar dünyaya dair bir “yersizlik”, “karşılıksızlık” üzerinden inşâ ediyor kendini; tabii hâtıraların verdiği omuzu şiirin mayasına katarak.

sanki aynı zamanda birkaç değişik yönde
çıldırtan uçuşuyla kelebek kanatları
hatırlatır ne kadar unutmak istesem de
yanlış ağızlardaki nihavent şarkıları
(s. 9)

Yukarıya alıntıladığım bölüm kitabın ilk şiirinden; kitabı adımladıkça bu sesi yedeğinde tutan; ama sözün imkân verdiği her durakta sürprizlere el vermekten kaçınmayan bir şairle birlikte olduğunuzu anlıyorsunuz. Bu, âdeta varılan, dokunulan şeyin dünyayla ilişkisini belirleyen tarihsel uzam içinden neşet ediyor. Söylemek istenilenler, çoğu zaman söyleme biçimini belirliyor. Bu durum kimi zaman mısralardaki ezgiyi kesintiye uğratıyor. Nesrin imkânları birçok yerde devreye giriyor. Dizelerdeki netlik, emir kipinin ağırlığı dikkat çekiyor. Bütün bunları bir tarafa bırakırsak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: şiirlerin yaşanılandan yana “ikna edici” tarafı ağır basıyor. Genç şairlerde sık rastlanan bir şey değil bu. Teknolojik hamleleri belirleyen kimi kavramlar (www, tık, com, ibre, akrep, yelkovan vs.) da üzerine düşen sesi çıkartmakta gecikmiyor. Onur Behramoğlu, çağrılanın çok, ama seçilenin az olduğu bir dünyanın kederini ve zehrini aklında tuttuğunu dizelerin arasından gösteriyor bizlere. Adalet isteği, teknolojik yabancılaşmanın tazyikiyle döğüşerek; kimi zaman alayla kimi zaman da didaktik göndermelerle en üst satıra yazdırıyor kendini. Bu, geçilmiş zamanın dibe çökmüş tortusu içinden söz almaya benziyor: filizlenmeye, öne atılmaya, kararlıyım demeye. Evrensel soruları beşiğinde sallayan kimi kavramlar da bu bahiste yerini alıyor: “Ölüm” gibi.

neden bunca mağrursun ölüm
umutsuzluğun omuzları seninkinden geniştir
(s. 41)

Onur Behramoğlu, bilgece, temkinli duruşunu şiire heba etmiyor; şiir, bir yan oda gibi kendine uzanacak yer açıyor; Türkiye’de yazıldığını bilerek, Sivas Kıyımı’ndan, Türkçe dergisinin editörü Dağlarca’ya, ordan Metin Altıok’a, “oğul olmaya geldin” diyen Tozan Alkan’a dek nice özgün isme göndermede bulunur…”sessizlik bir yerlerde fena mı birikmişti” diye soruyor Onur Behramoğlu. Evet, “sessizlik” insan hayatında bir “ilk”ti diye, bir yerlerde bunca “birikti”. Şu üçlüğü hep beraber okuyup bol keseden “ekonomik şiirlere” kendini tahvil edenlerin ahvâlini düşünelim:

çay mı dediniz?
ince belli bardakta
sızlayan bellek
(s. 63)

Bu kitaba dair düşündüklerimi seslendirmek istemiyordum; bunun ilk nedeni şairinin gündelik hayatta aldığı pozisyonla (sahici duruşuyla) ilgiliydi; şiirinin içinden, kırmızılar, kıyımlar, kırgınlıklar, kaytaranlar geçiyordu, fakat şair bir köşede susuyordu. Susması, herkesin konuştuğu bir yerde, cömertliğiyle selamlıyordu bizi. Siz Hale’yi sevgili sanın, harfler nasıl da ayaklandırıyor bir insanı tanımayı; işte “Öyleymiş” adlı şiirin tamamı:

yaprağım. ezilmişim. ilk görüşüm ölümü. dedemmiş.
soğuk. üşümüşüm. bir el örter üstümü. annemmiş.
çıplağım. vurulmuşum. hissetmiş düştüğümü. kalbinmiş.
soluk. sararmışım. ay sandım gördüğümü. haleymiş.”
(s. 19)

Gündelik hayatı ıskalamadan, şiirin binlerce yıldır taşıdığı mesajı zihinde tutarak, “dünyanın güzelliğinden konuşalım” ve “şair olup da beylere sövüp saymamak gibi bir şey” demeyenlere “aykırılanan” bir kitap: Asit ya da İksir. Bazı yaraların içinde coşkulu şarkılar vardır, işleyen halk gibi. Korkunun kurduğu saatler altında, hükmü kör bilinen bir vakti anlamaya doğrulursunuz; ağzınız biçilmiş otlar gibi yerli ve topraktan, bozguna karşı direnenden yanadır. İşte orda “ölüm”e dair bakır bir dize sızar sizden:

gözümüzü açtık ölümü gördük
biz geldik herkes ağlıyordu
(s. 59)

Aşk’ın toplumsal olanla cebelleştiği, cesur bir girişimle karşılıyor bizi Onur Behramoğlu. Rüzgâr alan, esneyen, ben eskiden de buradaydım diyen titrek dal uçları gibi dizeler…İçinde hayat tutmayan kara, katı, kavruk mısralar yerine; hayatın içinden geçen, yalın acıların biçtiği ilk gençliği, bir makas gibi kullanan mısralar. Sonra “baba” demek; biraz da yolculuktur, camın ardında kalan seslerle; yolculuktur, devralınmış bir devrimci yürekle…Evet bu şiirler, okura kapılarını kapatıp “anlam benim karnımdadır” diye yumruk sıkmıyor; bilakis okuru çağırıp “gel kendi serüvenini bende tamamla” diyor sanki. Bu önemlidir. Dış dünyadan derlediklerini retoriğin ağdalı makasında heba etmeden okura ulaştırıyor. Sözün endamını belirleyen “söyleme isteğindeki haklılık” değil mi? 2006 yılında ilk kitabını yayımlayan şairler içinde, bizi, dünyayı gördüğüne dair ikna eden birkaç şairden biri Onur Behramoğlu.

ben gidiyorum. korkmayın dünya döner
aşk ölmedi be! o ölse çocuklar var
(s. 67)

Şeref Bilsel – ‘Cumhuriyet Kitap’, 22.02.2007

 

ASİT YA DA İKSİR

Bir ilk kitap, Onur Behramoğlu’dan…Soyadından da anlaşılacağı üzere nabiga değil genç şairimiz, Behramoğlu ailesinden Namık Kemal Behramoğlu’nun oğlu. Ataol, Nihat gibi amcaları var. 1975, İstanbul doğumlu. Otuzundan sonra imza atmış ilk kitabına.

Yasakmeyve’de (Kasım-Aralık 2004) göründüğünden beri izliyorum Onur’u. Şiir biraz şaşırtmaksa, şaşırtıyor beni. Sözün savrukluğundan yılmıyor, bir dizeden diğerine geçerken pek bakmıyor geriye. Kendinden emin bir uzun koşucuyu andırıyor. Dörtlüksü şiirlerinde kimi aşınmış uyaklara dayanan ses benzerliği ile çoğunlukla birinci tekil kişide odaklaşan söyleyişi okurun dikkatini çekse de, çağdaşlarından farklı olarak doğrudan evrensele uzanan, deyim yerindeyse insanı kanatları altına alan tavrıyla ve bu tavırdan kaynaklanan salkım saçak dize yapısıyla – bir sonraki dizenin nereye gideceğini kestirmenin merakı içersinde – ilgi odağı oluyor birden. Sözü yonta yonta genişliyor Onur’un şiiri. Denemeye ve yanılmaya açık!..Ama kesinlikle geri dönüşü olmayan, hep ileriye bakan anarşist ruhlu baş belası biri!..

Evet, Onur’un görünür farkındalığı ‘devrim’ sevdasıyla yola çıkan toplumcu bir damardan gelmesi. Bundan büyük mutluluk duyuyor ve doğrudan babasıyla ilişkilendiriyor kökenini:

değeri bilinmemiş bir şiir güzelliği / sol yanımda çırpınan güvercin kanadında / babamdan devraldığım o devrimci yüreği / göç etse de kuşlarım ilkbahar ortasında” (s. 10)

Sessizlik Sözlüğü”ne benzeyen baba, susmanın ustası gibi iz bırakır oğlunda. Sessizliğin sesinde gizleneni bulup çıkarmak öncelikle şair kimliğine yaraşır Onur’a göre:

ben susturdum kalbimi, bir teli koparıp geldim / sessizliğim sesinde buldu ahenk” (s. 20)

Bir şair adayı için salt sessizliğin tınısına kulak kabartmak yeter mi, yetmez elbette! Ancak “sığamadım kendime dağ oldum sis büründüm / kokladım bir bebeği buklesine sarındım / aşk kadar üstün oldum ölümden” (s. 14) erişkinliğine ulaşıldığında anlam kazanır duyarlığı.

Behramoğlu’nun şiiri anlatımcıdır genelinde. Ama modern şiirden kopmaz. Öyküleme tekniğini hiç zorlanmadan kullanır. Örneğin, “Vakitsiz”de Hatice’nin zamansız ölümü, “oyun gibiydi her şey, bu saklambaç olmalı” (s. 22) beklenmezliği karşısında hançer kıvraklığıyla işler insana. “Anarşist Nail Bey”in öyküsü ise sekiz bölüm süresince merakla şiiri de sürüklüyor ilginç yapısıyla. Dedesi Hasan Ceyhan’ın ağzından dinlediği Nail Bey’in, Bulgaristan’dan Bursa’ya, oradan da Aziz Konstantinos’a adanmış Manastır Adası’na taşınan serüveni, en başta düşünselliğini içselleştirmeyi amaçlar:

nail bey ada insanı / ‘mutlu ada’dır manastır adası / mutluluğu / köklü yalnızlığıyla çentikler atması / dünyanın aldırışsızlığına” (s. 29)

Ataol Behramoğlu’nun konuşma diline yakın duran uçarı inceliği ile Nihat Behram’ın taşkın nehir şiirleri arası bir çizgide değerlendirebiliriz Onur’un ilk adımlarını. Çekincesizliği, doğallığı ve kıvrımlarındaki değişik dil tadıyla Ahmet Erhan’ı anımsatır öte yandan. “işte bugün doğdum ben! / ilk sevgiliden çıkıp ıslık tutturduğumda” (s. 51) dizeleriyle başlayan “Bile” şiiri en iyi örnektir buna. Antimiliter tavrının ağır bastığı ve milliyetçiliği ironik biçimde kargışladığı “orda bir köy uzakta o köy bizim köyümüz / yakmasak da yıkmasak da tralalalala / ne mutlu türk’üm kürt değilim diyene / önce vatan sonra yükselen piyasalar” (s. 67) gibi dizelerinde ise Âkif Kurtuluş’la birliktelik içindedir sanki. Ama Onur Behramoğlu’nun kişiliğini birkaç etkilenme ile sınırlı tutamayız. Sayısız deneme ile bugünlere geldiği aşikâr. Özellikle “leş kokulu attarlar! taş yığınları! / hepsi bu kadar yüzlere / cilt bakım kremleri! / ben, dünyanın aldırmadığı çocuk! / yazmasam: suçceza karışığı / yazsam: erken boşalan / tecavüzcü hırçınlığı” (s. 55) dediği “kadtran” şiiri penceresinden bakabildiği sürece “terbıyık bir oğlan tepeden tırnağa şiir” (s. 44) kesilir. Çünkü iki nedene odaklanmıştır elinde olmadan. Birincisi, “gözümüzü açtık ölümü gördük biz geldik herkes ağlıyordu”daki (s. 59) mutsuz yığınların hüznü; ikincisi ise “suç mahalli dünya” (s. 60) saptamasındaki akıldışılık!

Böyle bir ortamda “taş yerinde ağır, örneğin filistin’de” (s. 60) savunusunu onaylaması gerekecektir kuşkusuz. Sözcükleri taş gibi kullanmayı öğrenir. Öteki’ne ayarlı antenleri çırılçıplak görüntüler sunar şiirevine. İnsan doğasına aykırı yaşam biçimini yadsıyarak geçer olup bitenlerin içinden. “Yoktarih Ülkesine Vakanüvis”lik hakkında kafa yorar, “kara aynalara beyaz yalanlara müşriklik etmeyenleri” (s. 69) ayrı tutarak…

Toparlarsak, şu üç dizede göz kırpar Onur’un tanıklığı:

tanığım kalsın / ben de seviştim ben de / çocukluk ettim” (s. 62)

Öyle de süreceğe benzer. Şiirin “paha biçilmez iksiri”yle yürüdükçe…Annesini “ipek yolu” belleyen çocuktan şair olmaz mı?

Ahmet Günbaş – ‘Varlık’, Şubat 2007

GENÇ, KARARLI BAŞLANGIÇ

Onur Behramoğlu, iki amcasının da temsil ettiği söz esaslı, söylevi önemseyen, erken modern başlangıçlarını Tevfik Fikret’e kadar (daha öncesi de var, hiçbir şey öncesiz olmaz, kuşkusuz) dayandırabileceğimiz, toplumsal duyarlılığı güçlü bir şiiri üstleniyor. Bu şiirin kaynakları Türk şiiri olduğu kadar Rus şiiri de. Şairin kültürel çevresinin iyi bildiği, Türkçe’ye kazandırdığı Rus şiiri: Puşkin, Lermontov, Yesenin, bazen de Mayakovski. Bu şiirde söyleyenin edasına, “özgün” olma bilincine, şair kimliğine ve ideal benliğine yakıştırdıkları jest ve tavır, şiirsel edayı belirleyen önemli bir öğe olmuştur. Onur Behramoğlu’nda da bu özellik öne çıkıyor. “Bir bakışın ölmeme kâfi geldiği yerde/ çalmasın gereği yok susturdum kemanları” diyebiliyor örneğin. Hemen her şiirde, yaşamı ile tutkusunu kıyaslamaya, yaşamını inancına ve tutkusuna değişmeye hazır bir ruh taşıdığını hissettiriyor. Kuşkusuz, bu tür şiire yakışan manik bir duygulanışla beliriyor bu ruh. Ama yine bu şiire hem yakışan hem de kaçınılmaz sonuç olan o depresif ruhla da: “ben, dünyanın aldırmadığı çocuk!/yazmasam: suçceza karışığı/yazsam: erken boşalan/tecavüzcü hırçınlığı”. Kararlı bir ergen eda, şairin tüm yaşamı içinde kendine kalıcı bir yer arıyor. Şimdilik oldukça bıçkın, bazen yüksek tonlu, arayışlarda yer yer şiiri ve sesi yırtan kimi sözcükler ve sesler bu arayışın kaçınılmaz bir engeli sayılmalı. (Kuşkusuz, ergenlik bir gelişim aşaması olduğu gibi, yaşa bağlı olmayan bir ruh durumudur.)

Onur Behramoğlu’nun ilk kitabındaki şiirlerinin şimdilik iki farklı yapı taşıdığını söyleyebiliriz. İlki, hecenin, uyağın sıkı biçimde gözetildiği şiirler. Bu şiirin kusursuz bir örneği, babası Namık Behramoğlu’na adadığı “Bir Sessizlik Sözlüğü”. İkinci yönse “KAdtRAN” (yazdığım doğrudur) şiirinde ve benzer şiirlerde olduğu gibi, harf olanaklarından yeni şiir cümlesine birçok arayışlar denediği daha taze kımıldanışlar ya da çalışmalar. Ağırlık ilkinde ve ustalık da o şiirlerde olsa bile, kendini daha fazla özgür hissettiği anlaşılabilen, ruhunun kör noktalarına cesurca dalabildiği gözlemlenen şiirler de bu türden olanlar. Genç şairin iki amcasından daha farklı olarak devrimci duyarlılığına anarşist bir bakış da kazandırmış olduğu şiirler de bu ve benzerleri. Değer sorgulayan, sözü “edep” hapishanesinden ansızın kaçıran, sıradanlaşmadan, kabalaşmadan sert olabilen, gözü daima benliğinin duyuşunda, eyleminde. Onur Behramoğlu ilk kitabında, bundan sonra izini süreceğini düşündüren şiirsel izleğin örneklerini veriyor. Ergen bir şiir, ama poetik olgunluğu da yüksek bir şiir.

Ergen şiir demiştik. Hem yenilikleriyle ergen, hem de ergenlik motiflerinden sıkça yararlandıkları için ergen. Bu evrenin güzelliğini de taşıyorlar, kimi sivilceli hallerini de. Ama hem kendilerine vaat ettikleri şiirsel umut yüksek notalı, hem de biz şiir okurlarına.

Mahcup etmesin hayat…

Mahmut Temizyürek – ‘Radikal Kitap’, 08.12.2006

10 POEMS OF ONUR BEHRAMOĞLU IN ENGLISH

however i

they were so afraid

however i came not to destroy
but to complement

they were wounded, bleeding
deprived of loving selflessly
of dedicating of being carried away of blowing
doves no longer came to the windows
while toys were in sorrow for being childless
my words sounded uncanny
however i came not to destroy
but to complement

they had lost, were looking for it
their hearts were unaware
of the rivers of the cascades of the torrents
their faces were shadowed puckering blurring
while drifting in the merciless whirlpool
they looked into my eyes like enemy soldiers
however i came not to destroy
but to complement

they were annoyed, scared
of the homeworks of the school reports of passing the class
see how their stances resemble the puppets
while they perform their roles
i offered them water by my palms they slapped my hands
however i came not to destroy
but to complement

they were looking at their watches
while drinking their tea speaking keeping silent
watering the flowers making love dying
can’t feel the pulse? their hearts don’t beat
they drew wire fences around their solitary trenches
while the babies, sprouts of love were born just like rebellion
however i came not to destroy
but to complement

not to destroy
but to complement;
for the throbbing parts, with the yellow of the sunflower
for hemorrhage, the scarlet of the cracking dawn
for the judgment day’s loneliness, with the rainstorms
for desperate pains, with the eagle’s haughtiness
for the fathers in vain, with the smell of their daughters
for the mothers, with the valorous side of their sons
for the withering crops, with burgeoning wheat ears
for prohibitions, with the honey the first kiss leaves in the mouth;
i caught on fire, i shone
in order to fire up the extinct
with the blaze of the hungry and the naked
i came to complement
the torches that get to grips with the darkness

Onur Behramoğlu

 

Translated by: Neslihan Akkar

what really matters

expect poison from the standing water
william blake

gives an impression that it has no reasoning
but a deep sorrow is secreted
which we chill as we witness
in the autumn’s nudity

left behind in yesterday what’s that thing
yours and mine are not correlated
its name is the past as we express
in the time’s captivity

just as the wine that is aging
your soul is scar-coated
after diffusing vanished the haziness
in its agility

finding the secret in suffering
wise poets have rightly stated
poison is what we amass
in comfort’s aridity

what really matters is walking
rebellious disagreeing interested
every place we touch as we pass
has got love’s cordiality

Onur Behramoğlu

 

Translated by: Neslihan Akkar

secret treasure or nothing

i’m the prophet of sorrows
mohammad

my every glancing at the mirror
makes a spanked child fall down on my lap
sorrow
recurs at the places where i touch

i am either god or i am nobody

can’t fit into the clothes, i grow taller all the time
i rip off the tailored caftans
in my bosom all the graveyards of the world
kiss with cypress trees

i’ve got no homeland, i’m in exile

i decompose the symphonies into their notes
in order to distort their meaning
in order to ornament them with new indications perhaps
i listen to the wounded heart of the one i love
it fights against the minors and the majors

i bleed from head to toes

i came to live not to take lessons
i fell in love with death, only it does not compromise
the rest falls from credit

i escaped from your paradise, i am in the hell

one morning
cutting off my beard just for myself
with my shaving so bright as to defeat death
i shall come to grasp you by your aorta
i shall whisper into your ear
what is secreted from kays, but revealed to mecnun
i shall pull off to take from your body
the life you hold by its edge like a piece of rag
i shall hang you by your neckties
which you are suffocated as you tighten

perhaps i am ordinary, perhaps a miracle

Onur Behramoğlu

 

Translated by: Neslihan Akkar

 

because

my temples ache i want to fight recklessly
in the shopping malls rattling sound of machine guns
allah allah scream while sallying out of trenches, that’s what i am
with my two hands i now shake hands with some of them
but know that some day one of my hands will castrate them
my other hand will leave without leaving an address
it’s the carrions with ripped abdomens that burst forth to my brain petrus wines and pukes are jetting out as they make love
yet women and men believers are dark from head to toe

part one: the men who must be executed by shooting
must be executed by shooting
in our hands sling shot in our pockets dried raisins

- for them are cut out garments of fire, and because the hour is coming
i swear by the daybreak-

are these, yes these must be my enemies, if i have any:
mossy sura ragged in praying that has become my kıblah
a woman, her body strip naked, death throes in the soul
these, and also i, or what has remained of me

part two: now hurry up and go to the third grade at school
take your eraser and erase yourself, too

-then as for him who gives away and guards
and accepts the best-

don’t keep silent! as you keep silent the world will go on laughing
just like the helpless boys sitting on the pederast’s lap
we’re not speaking without prejudice we favor the bus stops
certainly there will be someone to figure it out
suppose it’s the thousand and first recipe of a thousand recipe meal

part three: now all of a sudden the poet must deliver revelations
and false prophets must commit suicide

-i swear by the fig and the olive,
then those that produce fire striking-

because many are invited but few are chosen

Onur Behramoğlu

 

Translated by: Neslihan Akkar

here’s our heart suddenly

we opened our eyes saw the death we came everybody was crying

we stood up lit a cigarette
bathed ourselves took a shower
heard about sleeping and not waking up again

we asked:
the rich are more powerful, aren’t they?

we
a jet-black burden in the mother’s womb

when we exposed our faces to the rain
we realized the thing that makes the water rotten
here’s our heart suddenly
how delicate, new and naked
a trembling, wet branch of lilac
next to us a sparrow
chirping
chirping
chirping

we
a white shadow in darkness

we
sunny and bright

Onur Behramoğlu

 

Translated by: Neslihan Akkar
 

here is the news

now, leo ferre
is tempering the steel
broken into terrifyingly small pieces
by the gentle french police

now, chava alberstein
lets the palestinian stones israel
in her groin
again! again! again!
a broading river flood on the piano

now, sezen aksu
encumbered and cheap and urban solitude
i am turk, right, hardworking, blah blah blah
of those and the others
she knocks the hell out

now, it’s night on earth
now, love is slavishness, et cetera
now, in the caves
deep under the sea
che guevara

now, my beard is growing like crazy

Onur Behramoğlu

 

Translated by: Efe Duyan – Ayşegül Gürsel – Onur Behramoğlu

longing for cloudlessness

your face is a habit
the blur of dream

your voice
my dad’s coffin on my back

your skin: earth and sky
crushing fluttering
away by myself

i put a circumflex on every letter of my name
girding myself with the echo of yours

for me, you are:
the shyness afterwards
waving someone
mixing up with me

for you, i am:
the lord from bird clan

the banks shall wait, the stores, the brothels
now immediately at this very moment
choke me choke me choke

yes i am happy and yet sick at heart
onur! i don’t want you anymore

Onur Behramoğlu

 

Translated by: Efe Duyan – Onur Behramoğlu

 

rivers seperating us

diyarbakır prison butchery no: 5
once upon a time when the motherland was the coldest planet
dengbej tells his story at night
you cry and flesh of your cheeks pour down
you redress your cluttered face
with saliva and earth
because your hand is a hard shining
and nonstop fire
to badly rolled cigarettes

de lori de lori de lori
my citizen mother my heimatlos mother my motherland mother

sky is wet and moisty
as if i made love with the world
i saw my boots flying
with my foot inside
my burden
was on my back
when i was hit
everyday the colour of the forest changes
every living tastes the death one day
besides with the advantage of ten installments

let my poor mother my absent mother
take the key under the doormat

we lay side by side
too late
or too early
we knead our asian bodies
with the feather of wildest birds
and we stich our hearts
as if kissing a child
behind us: a stone storm, in front of us: pitch black
the river separating us
is afraid of its own voice

rustle of the
pale newsprint
on the broken window pane

on the mud
fresh horseshoe prints

Onur Behramoğlu

 

Translated by: Gökçenur Ç. – Onur Behramoğlu

 

few fire flowers for mohammad bouazizi’s soul

needy mothers give birth
sometimes to a flame
sometimes to a fire

sunflower seed
teeny-weeny baby
bewilderment of mohammad

he was three
all of a sudden he grew up
amongst arms of night

a worker’s son
fatherless hapless son
longing of mohammad

one day an arm, another a wing
uncle was the father henceforth
customs kept walking

he had to work
had six brothers
helpfulness of mohammad

child with a child
bloody with a youngblood
that he couldn’t be

he couldn’t show
his ember fire
respect of mohammad

the god, tunis and birds
walked out on him
the god, tunis and birds

his portable counter
booted and fell over
anger of mohammad

a worker’s son
flashed the matches
consumed the pharaoh

he said “whoever has a heart
is should be called rich”
the prophet mohammad

Onur Behramoğlu

 

Translated by: Gökçenur Ç.

diary of an american father whose son return from war

my son return from ıraq
my little private
one of the chaff on the ground
my one and only

in the shadow of the riffle butts
tank palettes
in the shadow of fathers
craving for mercy
in the shadow of
honeycombed mothers
shielding their sons
in the shadow of
outlandish things
my son return from death
of many deaths

even i don’t believe
in god
in holy spirit
but thanks to jesus
thanks to moses
thanks to mohammad
for his return

tonight i will cross myself
i will kindle the seven armed candelabra in the synagog
i will pray
i will be dead drunk of love

tonight all beers on me

it was the best drink ever
that we sipped father and son
the best song that we sung,
–or best swear to the old gods and the new-
father and son, dissonant

why he cannot look into his mother’s eyes
why his arms fall his both sides
when i hug him?
why i chaffe when i hear
a noise or no noise
in the house?

as though i know every inch of ıraq,
musul, basra, kerbela…
i get older
as i put my son into that plane
and send there everynight

an american soldier costs
fourhundredthousand dollars
one day of my son costs
fiftyfourdollars and eighty cents
a twenty years old son
is equal to twenty hamburgers a day

free coke beside
see the american dream
love from uncle sam

jokes doesn’t work on him anymore
he doesn’t laugh to his sister
he doesn’t care even the yankees won the game or not
he doesn’t care if it is winter or summer
i wish he said “you don’t undestand”
i wish he roared,
made love with that tawny girl
he run across every day in the market

we looked at his childhood photos
“is that me?”
“that is you”

his hands are
in my hands
“that one too?”

his eyes…
my eyes…
“where are you daddy?”
“where are you son?”

you who is a remain of the war
you who is a forgotten suitcase
in a remote and abandoned house

who can dare to break
your heart’s lock
who can ask
how are you, are you ok, does it hurt my son?

mothers feel these things
he stands and for an hour
he watches his mother

mothers feel these things
she sighs silently
with an untold grief

mothers feel these things
knows this silence and says
“this is my son’s silence”

mothers feel these things
and she wants to look at his son’s face
for the last time

of course it is the father’s duty
to take out the rope of his neck
of course it is the father’s duty
to kiss his forehead for the last time
of course it is the father’s duty
to die before dying
while he grows cold in his arms

hard handed states of america
importuned states of america
twisted states of america
snarled states of america
how many names do you have
united states of america
stained states of america
crafted states of america
blooded states of america

even the fathers hold themselves
infected states of america
mothers will not
mothers will not
finished states of america

I bought cotton candy today
a water gun
a flask

“here is your change sir,
fifty four dollars and eighty cents”

give me
give me back my son
my cotton candy
my cotton boy

Onur Behramoğlu

 

Translated by: Gökçenur Ç.

YÜZEYİN KONUŞTUĞUNU DUYMADIM, DİBİNSE SUSTUĞUNU *

Cumhuriyet’in Savcısı İlhan Cihaner’e

zarif bir hüzündür / bembeyaz dolaşan / kuğuya bakarsak / mücevher titreşimleriyle / mütereddit bir akşam / suya bakarsak / fazlasıyla ısındı deniz / kaynadı kaynayacak / dipten bir deprem yaklaşıyor / suyun üzerindeki / buğuya bakarsak / ne kadar yoksul ve çıplak / görünürse görünsün ağaçlar / o kadar yakındır ilkbahar / özsuyu yürümüş dallara / uğultuya bakarsak – attilâ ilhan

Yıl 1918 – 1. Perde: Kahve, sigara, suskunluk ve keder

30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalanınca Alman kumandanlarının Suriye Cephesi’nden ayrılmaları gerektiğinden, Mustafa Kemal, kısa süreliğine Yıldırım Orduları Grup Kumandanlığı görevine atanır. Grup karargâhının bulunduğu Adana’da görevi Liman von Sanders Paşa’dan devralırken, karşılıklı birer sigara yakıp kahvelerini içerler; ikisi de suskun ve kederli, sadece birbirlerine bakarlar.

Yıl 1918 – 2. Perde: “Geldikleri gibi giderler”

Mustafa Kemal, Mondros Mütarekesi’nin uygulamasına ilişkin şiddetli muhalefetini, İstanbul hükümetini uyaran tarihi belge niteliğindeki telgraflarıyla sergileyerek, İskenderun Limanı’na kuvvet çıkarmak isteyen İngiliz donanmasına ateşle karşı koyacağını bildirir. Mütareke olduğunda ordu nerede tutunabilmiş ise, o sınırları esas kabul eder; hükümetin ne olursa olsun taviz vermemesi gerektiğini düşünür. Hükümet, Yıldırım Orduları Grubu’nu lağvederek, Mustafa Kemal’i İstanbul’a, Harbiye Nezareti emrine çağırır. Bu esnada İzzet Paşa kabinesi de istifasını vermiştir. 13 Kasım 1918’de İstanbul’a dönen Mustafa Kemal’in, savaşla geçemedikleri Çanakkale’den Mondros Mütarekesi şartları uyarınca geçerek İstanbul’a gelmiş olan İtilaf donanmasına Haydarpaşa Garı’ndan bakarken söylediği şudur: “Geldikleri gibi giderler.”

Yıl 1919 – 1. Perde: “Çok ümitsiz ve müteessir, fakat teessürümün hakiki sebebini dahi anlayamamış halde…”

Mustafa Kemal, sivil kıyafetle Fındıklı’daki Meclis-i Mebusan binasına giderek, Tevfik Paşa kabinesine güvenoyu verilmemesi yönünde telkinlerde bulunur; ancak, kabine güvenoyu alınca, zaman yitirmeden padişahla görüşmek ister. O günkü duygularını şöyle hatırlayacaktır: “Çok ümitsiz ve müteessir, fakat teessürümün hakiki sebebini dahi anlayamamış halde Vahideddin’in salonundan çıktım…İstanbul ufuklarında yükselen şeyler, yalnız düşman sesleri, düşman hakaretleri, düşman bayrak ve süngüleriydi…Artık adi bir mendil gibi ayak altında çiğnenen bu muhitte hâlâ bir saltanat, bir hükümet, bir varlık farz edenler vardı.”

Yıl 1919 – 2. Perde: “Kafes açılmış, önünde geniş bir âlem, kanatlarını çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş gibi idim.”

Harbiye Nazırı Şakir Paşa, makamına davet ettiği Mustafa Kemal’e, Samsun ve çevresinde birçok Rum köylerinin Türkler tarafından her gün tecavüze uğradığına dair raporu sunarak, konuyu araştırmak üzere bir kişinin görevlendirilmesi gerektiğini, Sadrazam Damat Ferid Paşa ile görüşerek kendisini bu göreve seçtiklerini bildirir. Mustafa Kemal, Erkân-ı Harbiye-i Umumiye İkinci Reisi Diyarbakırlı Kâzım Paşa’ya, “Beni İstanbul’dan uzaklaştırmak için vesile aramışlar ve bu memuriyeti bulmuşlar. Ben zaten şu veya bu suretle Anadolu’ya geçmek fırsatı arıyordum. Yalnız şimdi Harbiye Nazırı ile konuşup, benden ne istiyorlar, tespit edin, üst tarafını kendimiz yaparız.” der. Anadolu’nun birçok noktasındaki askeri ve idari makamlara emir verebilmesini sağlayacak şekilde yetkilendirilme hususunu özel olarak not ettirirken, Kâzım Paşa’nın, “Bir şey mi yapacaksın?” sorusunu şöyle yanıtlar: “Evet. Bir şey yapacağım. Bu maddeler olsa da olmasa da yapacağım.” Kâzım Paşa gülümser: “Vazifemizdir, çalışacağız!” Sadrazamın imzalamadığı talimatnameyi Harbiye Nazırı Şakir Paşa da imzalamaz ancak mühürünü basar. Mustafa Kemal, yaşananları, “Şakir Paşa da imza komaktan çekinmiş, ancak, bu rahmetlide vicdani bir seziş olmak lazımdı ki, ‘İmza edemem!’ sözünden sonra ‘Mühürümü basarım!’demiş.” sözleriyle anarak ekler: “Talih bana öyle müsait şartlar hazırlamış ki, kendimi onların kucağında hissettiğim zaman ne kadar bahtiyarlık duydum, tarif edemem. Nezaretten çıkarken, heyecanımdan dudaklarımı ısırdığımı hatırlıyorum. Kafes açılmış, önünde geniş bir âlem, kanatlarını çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş gibi idim.”

Yıl 1920 – 1. Perde: “Çekildik. Kırdılar girdiler, evi talan ettiler.”

1920 Haziran’ı sonlarında başlayan Yunan taarruzu Sevr antlaşmasının sınırlarını da aştığında, askeri durum çok vahim bir şekil alır. Mustafa Kemal’in Padişah Vahideddin’e yönelik kayıtlara geçmiş ilk somut çıkışı, 25 Eylül 1920’deki Meclis gizli oturumundadır. Halifeliği padişahlıktan ayrı tutarak, Vahideddin’i bir ‘hain’, ‘düşmanların yurt ve ulusa kötülük yapmakta kullandıkları maşa’ olarak niteler. İç isyanların en önemlisi olan Konya’daki Delibaş İsyanı 1920 Ekim ayında yaşanıp, şehirle birlikte bütün kasaba ve köyler ayaklanırken, ana okulu öğrencisi bir asker çocuğu, yaşananları şöyle anlatır: “Bir gece on ikiden sonra silah sesleriyle uyandık. Bütün Konya, bir gürültü denizinde yüzen sandal gibiydi. Garip rastlantı, o gün de bana yaşamımın ilk kol saati alınmıştı. Kol saatimi, evin en güzel odası olduğu için, yatarken, misafir odasına bırakmıştım. Birdenbire kapıya –o zamanki görüşümle söylüyorum– yedi sekiz metre boyunda silahlı adamlar dayandı. Kapıyı çaldılar. Annem gitti, baktı: ‘Açın, Yarbay’ı alacağız’ demişler. Annem, ‘Siz Müslüman değil misiniz, başımı örteyim, durun’ diye kapıyı kapatmış…Hepimiz, tifodan yeni kalkmış büyük ablam bile, koştuk…Sözde bir duvar, bir barikat kurduk. Kısa bir süre sonra, gelenler sokak kapısını kırdılar, içeri girdiler…Kapının iki yanındaki pencerelerden tavana ateşe başladılar. Camlar kırıldı. Biraz sonra kapıyı da baltaladılar, arkasından omuzlamanın olanağı kalmadı, çünkü baltalar omuzlarımıza değebilirdi. Çekildik. Kırdılar girdiler, evi talan ettiler. Bu arada benim kol saatimin de birçok değerli eşya ile birlikte gittiğini sonradan fark ettim…Bu isyandan sonra hükümet alanında günlerce asılan isyancılar uzun süre beni ölüm üzerine düşündürmüştür.”

Yıl 1920 – 2. Perde: “Aydın’dan bir ses, / Erzurum’dan bir bakış, / Karanlıklar üzerine, hey.”

Ölüm ve her şey üzerine uzun uzun düşünen o çocuk Fazıl Hüsnü Dağlarca olacak; şiire ayarlı saati yurtseverliği, aydınlanmayı, devrimi gösterecektir:

Vatan bilinir ama anlaşılmaz, / Buğda değil, su değil, ölmek yaşamak değil, / Vatan en büyük sır. / Pek duyulmaz görülmez, / Yavaş ve ağır: / Aydın’dan bir ses, / Erzurum’dan bir bakış, / Karanlıklar üzerine, hey. / Duran kadere karşı, / Vatan kımıldamıştır.

* Attila Jozsef – Tuna Kıyısında (Türkçesi: Kemal Özer – Edit Tasnadi)

‘Sanat Cephesi’, Mayıs 2010

BİR YAZININ ELEŞTİRİSİNDEN ATTİLÂ İLHAN – TURGUT UYAR SENTEZİNE

İki göz gibi birbirimize yakındık

Attilâ İlhan

Varlık dergisinin Mayıs 2008 tarihli sayısında yayımlanan Enis Akın imzalı ‘Mavi Dergisi ve 1950’li Yılların Başlarında Şiirde Bağlanma Tartışması Üzerine Bir Not’ başlıklı yazı, çeşitli yönlerden ele alınmayı bekliyor.

Attilâ İlhan’ın Marksizm-Kemalizm sentezine atıfla, “Sentez konusunun Batı kökenli bir ırkçılık ile…Osmanlı/Türk kökenli bir ırkçılık arasında sallanan bir yutturmaca olduğunu görmek hiç de zor değil. Bir Türk Gerçeküstücülüğüne ihtiyaç duymadığımız gibi, bir Türk Marksizmi’ne de hiçbir zaman ihtiyacımız olmadı…Kemalizmle sulandırılmış bir Marksizm mi dilersiniz, Marksizm’le sulandırılmış bir Kemalizm mi? Kötü tartışma!” cümlelerinin yazarı, şairi ‘ırkçı’lıkla itham ediyor, kendi açısından ihtiyaç tespiti yapıyor ve sol tahayyülün ufkunu açma çabasındaki anlamlı tartışmaların aslında anlamsız ve gereksiz olduğunu iddia ediyor ise, yanıtı şairde arayalım: “Anadolu toprağında Türklerin yanısıra Lazlar, Çerkesler, Kürtler, Tatarlar, Gürcüler, Araplar, vb. yaşamaktadır; ama bu halk, üzerinde yaşadığı yurdun, sahip olduğu bağımsızlığın tehlikeye girdiğini görünce, aslında bir ‘millet’ olduğunun sapına kadar bilincine varmış,  – aynen Fransız milletinin yaptığı gibi – yurt bilinci ve bağımsızlık tutkusu ile, altı yüz yıllık hanedanı bırakıp, ne olacağı belirsiz bir avuç yüreği pek inkılapçının ardına düşmüştür…Modern zamanlarda, milliyetçilik kavramının ‘ırk’la bir ilişkisi yoktur, onun temel ilişkisi, üzerinde yaşanan yurtladır. Tarihin verdiği ders bu.” (1) ; “Sovyet sosyalizmine neden Marksist/Leninist denilmiş sanıyorsunuz? Lenin’in az mı katkısı olmuş?..O yüzden değil midir ki, Frankfurt Filozofları’ndan Herbert Marcuse, ünlü kitabının adını ‘Sovyet Marksizmi’ koymuştur. Türkiye’de sosyalist sol aydınların başarısızlığı, besbelli burada yatıyor: TİP’in bazı çabaları bir yana bırakılırsa, halkın benimseyebileceği bir sosyalist kalkınma modeli öneremiyorlar: bütün önerileri, tanzimat ‘alafrangalığı’ çerçevesinde, şurdan burdan ‘alıntı’! Soyutlayıcı ‘boşluk’…” (2); “Türkiye’nin sosyalizmi olacaksa, kendi koşulları içerisinde, kendi diyalektiğine göre olacak.” (3) Türk(iye) Marksizmi arayışındakiler, ya da kendi ülkelerinde benzer arayışların nice bedeller ödemiş tüm yurtseverleri, bu ‘kötü tartışma’yı sürdürmeseler, papası bir tek ülke başkentinde oturan bir çeşit kilisenin cemaati olmaktan öteye gidilebilir miydi?

Yazının devamında, “Bence Attilâ İlhan’ın bu tartışmayı başlatmaktaki asıl amacı daha sonra 2. Yeni akımını oluşturacak olanlarla, en başta da Turgut Uyar’la diyaloğa girmekti, ama Turgut Uyar kendisine adreslenen zarfları açmadan iade edince, bu plan boşa çıktı.” deniliyor. ‘Planın boşa çıkması’ ifadesi ile, Attilâ İlhan’a ‘entrikacı’lık suçlaması yöneltiliyor olsa gerek zira, “Sentez konusunun bir yutturmaca olduğu”na dair cümlede ve  “…manipülasyonun, tasfiyeciliğin, kariyerizmin, hiyerarşi silsilelerinin solculuk olarak yutturulmasından epeydir sıkılmaya başladık” cümlesinde olmak üzere yazıda iki kez ‘yutturmaca’ sözcüğü kullanılarak, şair hakkındaki olumsuz duygu-düşüncelerin ipuçları veriliyor. “Attilâ İlhan’ın asıl amacınn daha sonra 2. Yeni akımını oluşturacak olanlarla diyaloğa girmek olduğu” tezini desteklemek amacıyla, “Örneğin Attilâ İlhan’ın 23. ve 24. sayılarda varoluşçuluğa karşı bir kampanya başlatma denemesi de varoluşçulardan belirgin bir etkilenme içine girmiş olan 2. Yenilere ulaşma çabasına örnek olarak hatırlanabilir.” deniliyor. (‘Örneğin’…’örnek olarak hatırlanabilir’…Kötü Türkçe! Ama sadece bu kadar mı?.)

“Sesini 2. Yenilere duyurmakta başarısız olduğunu gören Attilâ İlhan”ın “asıl tepkiyi hiç beklemediği bir taraftan, Kemalistlerden gördüğü” belirtilerek, şairin, “aralarında Ataç’ın da bulunduğu bu cephenin saldırılarına ‘Mavi’de kapsamlı bir cevap vermediği ve sadece sosyal realizm ile sosyalist realizm arasında bir ayrım yapmayı vaat ettiği” tespiti yapılıyor, “Sanırım hayatının sonuna kadar yapmaya çalıştığı da buydu.” denilerek bir de dipnot ekleniyor: “Sonunda sadece bir belkemiğinden ibaret kalan Attilâ İlhan”, “teoride kimseyle uzlaşmayan bir tasfiyenin teorisyeni, roman ve şiirlerinde bohem karanlıkların, melankolinin şairi…Mutsuz, aksi bir portre çizdi.” Nihayet, “Bütün bu mutsuzluktan sorumlu tuttuklarının başında Turgut Uyar’ın yer aldığını sanıyorum.” cümlesiyle, “bence” ve “sanırım”lı ifadelerle süregiden karalamalara bir de “sanıyorum”lu değerlendirme ekleniyor…Turgut Uyar’ın ölümünün ardından Attilâ İlhan’ın yazdığı yazıya atıf yapılarak, o ‘yazı’yı “buraya alıntılamaktan utanıldığı” belirtiliyor…

Attilâ İlhan’ın “asıl tepkiyi hiç beklemediği bir taraftan, Kemalistlerden gördüğü” doğru mudur?: “Ataç’a karşıydık. İki nedeni vardı bunun: Aşırı bireyciliği ve bireyselliği, keyfinden başka yöntem, paşa gönlünden başka ölçüt tanımaması, birincisi; sanat dışı, çok da ağır baskılar altında ezilen toplumcu sanat akımını ve sanatçılarını adeta yok sayması, yeni sanat diye yalnız Garip’çileri ‘resmileştirmeğe’ çalışması, ikincisi… Ataç, uzaktan uzaktan izliyor muydu ne, destan konusundaki bir yazıma, Ulus’ta takılıp şöyle yukardan beni azarlıyayım dedi…O sıra, Türkiye Sosyalist Partisi adına çıkardığımız Gerçek’te, yanlış anımsamıyorsam dört beter yazı yazarak karşı çıktım. O yazısına ‘karalama’ diye mi bir başlık koymuştu, benimkiler bakın nasıl zincirleniyorlardı: Eveleme, geveleme, deve kuşu, kovalama! Kestirmesi kolay, beni şıp diye defterinden sildi Ataç, bir daha adımı bile anmadı. Tabii iyi olarak anmadı demek bu. Yoksa, toplumsal gerçekçilik tartışmaları sırasında, yeniden kapıştık.” (4) Demek ki, Kemalistlerden tepki görmek, Attilâ İlhan’ın “hiç beklemediği” değil, talimli ve hazırlıklı olduğu bir durum. Peki, “Mavi’de kapsamlı bir cevap vermediği ve sadece sosyal realizm ile sosyalist realizm arasında bir ayrım yapmayı vaat ettiği” doğru mu, ‘kapsamlı’ cevap vermemesinin, yazarın göstermekten kaçındığı nedenleri olabilir mi?: “Şimdi nasıl uğraşıp uğraşıp derdimi anlatamıyorum, o zaman da aynı şey; Mavi’de Atatürkçü bir temel üzerinde toplumsal ve gerçekçi bir sanat çıkışı yapıyoruz, önüne gelen “Moskova’ya!” diye bağırıyor. Irkçı turancıları anladık. Mukaddesatçıları anladık. İşleri budur, bağıracaklar. İyi ama, Ataç? Bir gün Dünya gazetesinde bir yazı: Sosyal Realizm. Okuyorum, üç aşağı beş yukarı, böyle bir şey yoktur, bu, olsa olsa bolşeviklerin sosyalist gerçekçiliğidir, o da insana düşman, çok kötü bir şeydir demeye getiriyor. Adamın aklı durur. Mavi’de karşılık veriyorum. Küplere binmiş, Son Havadis’te sövüp sayıyor bana. Ben ona, o bana derken, gazetedeki arkadaşlardan bir mektup, sen yazdıkça çileden çıkıyor diyorlar, karısı öleli çok da üzgün, bu işi tatlıya bağlasan! En efendicesi yaşına ve acısına saygı duyup susmak, ben de susuyorum.” (5) ‘Mutsuz’ ve ‘aksi’ şairden ‘beklenmeyecek’ bir zerafet!..Bu konuda, Ahmet Oktay’ın da söyleyecekleri var: “İlişki kuruldu ve Attilâ, Mavi’de yazmaya başladı. Yazardan toplumsal / siyasal kaygı taşımasını isteyen bu yazılar, sağ kanadın tüylerini diken diken etti. DP iktidarının resmi organı Zafer ve Türk Sanatı gibi gazete ve dergilerde inanılmaz karalama kampanyaları açıldı. Örneğin Peyami Safa, Milliyet’teki ‘Objektif’ köşesinde ‘Sosyal Gerçekçilik’ adlı bir yazı yayımladı ve “Sosyal gerçekçilik Moskova’nın resmi sanat görüşüdür” dedi. Bu tartışmalar dolayısıyla Mavi’nin de Moskova ajanı sayılması üst bürokrasi ailelerine mensup Mavi’cileri ister istemez ürküttü. Ve onlar da istemeyerek Attilâ İlhan’la yollarını ayırmak zorunda kaldılar… Mavi, daha çok yenilikçi bir yazını savunmayı öngördü. Yazarlarının bir bölümü filizlenmeye başlayan Varoluşçuluğu benimsiyor göründü.” (6) Anlaşılan, Attilâ İlhan’ın beklemediği, Kemalistlerle kapışmak değil; DP yandaşlarının ve Peyami Safa’nın saldırılarına, onların da iştirak edecek kadar alçalmaları!..Attilâ İlhan’ın, Ataç’ın ardından yazdığı yazının sonu da, Turgut Uyar’ın ardından yazdığı yazıya yönelik eleştirilere, yıllar öncesinden verilmiş bir yanıt gibidir: “Yazdıklarımı bir anma yazısı için yakışıksız mı buldunuz? Ataç’ı tanımıyorsunuz öyleyse, o böylesini daha çok severdi. İnanmazsınız, açın ‘Günlerin Getirdiği’ni orada bir yazı vardır Haşim’in ölümü dolayısıyla yazılmış, başlığı ‘Haşim’i yermişim’, onu şöyle bir gözden geçirin, bana hak vereceksiniz.” (7) Turgut Uyar’ın ardından yazılan yazının içeriği ve üslûbu, elbette eleştirilmelidir; toplumcu bir sanatçının, belirli bir sanat tavrına karşı vaziyet alışı ile kişisel hırçınlığını ayırt etmesini bilerek. Söz konusu yazıyı alıntılamaya ‘utanıp’, yine bir dipnotta, “Attilâ İlhan’ın olaylı cenazesiyse parti başkanları, bürokratlar ve komutanlar tarafından kaldırıldı” denilmesi ise, asıl utanılması gereken durumdur. ‘Olaylı’ (!) cenazede tabuta omuz verebilecek kadar yakındım, yanıbaşımdaki dostum öğle namazını kılıp gelmiş, dua ederken, ben içimden şiirlerini okuyarak veda ediyordum şaire; binlerce insan kendi meşrebince son görevini yerine getirmek üzere toplanmıştı. Türkiye, oradaydı. Kalbimde Attilâ İlhan ile yan yana duran Turgut Uyar’ın cenazesinde neden sadece “bir avuç yazar-çizer, birkaç eş-dost, belki iki-üç okuru, ola ki iki de garson ve meyhaneci vardı” (8), bu ayıbı da birilerinin yüklenmesi gerekir.

Yazıda, sanılara dayalı olarak belirlenen tezler ışığında yorumlamanın sonucu, meseleler gerçeklikten soyutlanıp ya da çarpıtılıp, isteğe göre şekillendiriliyor. Ataç’a yanıt vermekten vazgeçmedeki incelik, “kapsamlı bir cevap vermeme” oluyor; başından beri mesafeli durulmuş Kemalistler, doğal müttefiklermiş gibi sunuluyor; mensubu olunan derginin yazarlarının varoluşçuluğa eğilimleri sezilerek buna yönelik yazıldığı düşünebilecek yazılar, 2. Yeni şairlerine adreslenen zarflar ‘sanılıyor’. Attilâ İlhan’ın hayatının sonuna kadar yapmaya çalıştığı şeyi asla anlayamayıp onu bir tek maddeye indirgeme çırpınışını ise, ciddiye almak mümkün değil. Sosyal realizm-sosyalist realizm ayrımına ilişkin yazılar, ‘Hangi Sol?’un ‘Değneğin İki Ucu’ bölümünde okunabilir; kitaplıktaki devasa Attilâ İlhan külliyatından bir tek kitabın bir bölümünde…

Attilâ İlhan, “teoride kimseyle uzlaşmayan bir tasfiyenin teorisyeni” olmanın yanısıra, “Şiirde uysal, duyguya yenik ve konformist” ilan ediliyor. Elbette, idamların hemen ertesinde, neredeyse herkes susmuş ve sinmişken, Varlık dergisinde ‘Deniz Kasidesi’ni yayımlamak da, bu uysallık ve konformizm kapsamında olsa gerek! Konformizm bahsinde, “Bir de sözlüğe bakayım dedim, bakalım o nasıl bir karşılık bulmuş conformiste sözcüğüne, dediği şu: ‘törelere körü körüne bağlı’, non-conformiste ise bunun karşıtı oluyor, yani ‘törelere körü körüne bağlı olmayan, değişik, başka’…Her türlü oturmuş koşullar içerisinde, toplumculuk bir non-conformisme’dir; toplumcu, belirli üstyapılarda, değişmiş, geleceğin üstyapısını hazırlayan altyapıların insanı olduğu için, elbet yaygın adamlara benzemez; elbet, farklıdır; elbet, öyle olmalıdır!..Türkiye kırsal ekonomiden kentsel ekonomiye kayıyorsa, her şeyiyle kayacaktır, bu kaymayı ilk duyup hayatlarıyla gösterenler de toplumcular olacaktır.” (9) cümleleriyle kavramın tanımını kendince  yapmış şairin, bu tanım ışığında, “şiirde uysal, duyguya yenik ve konformist” olduğunu söyleyen mi haklı, “Attilâ İlhan’ın toplumcu kimliği belirgindir ve duygululuğuna edilgen değil etken bir romantizm özelliği kazandıran bu toplumcu kimliktir” diyerek şairin duygululuğunun ‘edilgen’ değil ‘etken’ olduğunu vurgulayan ve “Şiir tam da böyle bir şeydir işte…Yeni bir dil yapacaksınız. Fakat ‘dil için dil’ değil…Şairin işliğinde, yapay olarak üretilmiş bir dil değil. Yaşamın içinden fışkıran bir dil…Attilâ İlhan tam olarak böyle bir şairdi. Böyle bir dili yaratabilmiş olan…Bir yazımda onu ‘mucize şair’ diye nitelememin nedeni budur…Bir gün bir mucize şair gelir, bir yumruk vurarak dünden kalma bir şarkıyı dağıtır…İnsan ve şiir yenilenir; gerçek anlamıyla yaşamaya başlar.” (10) diyen mi?

Ahmet Oktay’dan hareketle düşünen şair diye bir kipten söz edilerek, “Turgut Uyar, Cemal Süreya, Ece Ayhan, İsmet Özel sadece şiir yazmadılar, hepsi şiir üzerine somut yazılar da yazdılar. Bunun korunması gereken bir gelenek, bir lütuf olduğunu düşünüyorum” denilirken, o geleneğin diğer isimleri, örneğin Attilâ İlhan, Özdemir İnce, Ataol Behramoğlu, Metin Altıok, Veysel Çolak unutulmuş görünüyor. Bir de, “Şiir yazanın şiirine bakmak için, bakmadan önce onun şiir üstüne yazılarına, duruşuna, akıl yürütmesine, diline bakmak gerek” deniliyor ki, doğrusu bunun tam tersidir, “Şairlerin şiire dair görüşlerini kuramlaştırmaya pek gereksinimleri yoktur. Kuram denilen kurallar bütünü zaten yazdıkları şiirin üzerindedir, içindedir…Şiir dünyasında , ‘pratik’, ‘teori’den önce gelir.” (11)

Bir başka karalama, nedense yine dipnota sıkıştırılmış: “…sentez fikrinin, zımnen içerdiği ikinci sınıflaştırıcılığı fark edemeyen Attilâ İlhan yerel kalırken, bunu sezecek kadar zeki davranabilen Orhan Veli ve 2. Yeniler dünya şiirine katıldılar.” Oysa Attilâ İlhan, Nâzım Hikmet’ten sonra, Divan ve Hece sentezini en büyük ölçüde gerçekleştirmiş, Fransız gerçeküstücülerinden ve divan şiirimizden devraldığı metaforlara kendi özgün sesini ve serüvenci-atak kişiliğinin yansımalarını katabilmiş büyük şairimizdir; ‘yerel’ kalırken başardıkları, evrensel şairimiz Nâzım’ın başarısıyla yarıştırılabilir.  Buna mukabil, “dünya şiirine katıldıkları” iddia edilen ve “Bir şiirsel devrim savında olan İkinci Yeni, ne yazık ki, kendisine kaynak ve örnek olabilecek şairleri yeterince kavramadığı için güdük kalmış, zorunlu içeriksel ve biçimsel gelişimi gösterememiş, biraz evrim geçirerek, karşı çıktığı Baudelaire’ci şiir eksenine geri dönüş yapmıştır…” (12) Yine bir dipnota sıkışmış “Attilâ İlhan’ın veya Ahmed Arif’in Türk şiiri için ne kadar vazgeçilmez referanslar oldukları tartışmasını bir an için bir tarafa bırakacak olursak” cümlesi, bırakıldığı yerden alınarak açıldığı takdirde, yerellik-evrensellik konusu da, 1. Yeni’nin Nâzım Hikmet mi, Garip şiiri mi olması gerektiği konusu da ayrıntılarıyla ele alınacaktır. Şimdilik, 1954 tarihli ‘Sisler Bulvarı’nın, dönemin egemen şiirinden kopuşu ilk duyuran yapıt olduğunu belirtmekle yetinip bir de soru sorulmalı: “Dünya şiirine katılan 2. Yeniler” , Mehmet Doğan ve Turgay Gönenç’in hazırladığı ‘İkinci Yeni Antolojisi’nde (Papirüs Sayı 41 – Kasım 1969) “Başlangıçta 2. Yeni’ye katılmamış, fakat onu ya etkilemiş ya da ilerki yıllarda bu özgün şiir hareketinden, onun şiirimize getirdiklerinden uzak kalamayarak, onu geliştirerek ona katılmış olan şairlerin de antolojiye alınmasında bir sakınca görülmemiştir…Yine 1960’tan sonra yazmaya başlayan genç kuşağın da 2.Yeni’nin açtığı yol üzerinde onu bütünleyerek yürüdüğü göz önüne alınarak bu kuşağın umut veren şairleri antolojinin dışında bırakılmamıştır. Tanıtlamaya çalıştığımız tek şey, 2. Yeni’nin Türk şiirinde on beş yıldır gelişen ortak bir hareket olduğudur” denilerek yer verilen şairler yani örneğin Gülten Akın, Melih Cevdet Anday, Ataol Behramoğlu, Refik Durbaş, Metin Eloğlu, Özdemir İnce, İsmet Özel, Oktay Rifat, Hilmi Yavuz, Can Yücel, Behçet Necatigil (kısaca ve neredeyse Attilâ İlhan dışında herkes) midir?

Attilâ İlhan ile Turgut Uyar’ı düşman kamplara yerleştirme çabası ne kadar anlamsızsa, kendi şiirini “kelimeyi zorlayan bir şiir” olarak tanımlayıp “Yeni şairler şiirin araçlarını yalnız kullanmıyorlar, o araçlarla oynuyorlar da” (13) diyen Cemal Süreya (ya da İlhan Berk, Edip Cansever) ile şiirde yenileşmenin oyunla ya da kelimeyle değil evrene bakışla olacağını bilen ve dil düzleminde gerçek bir travmayı (Ece Ayhan’la birlikte) temsil eden Turgut Uyar’ı aynı ‘kamp’ ateşinin başında düşünmek de  o kadar anlamsız. Attilâ İlhan, sahiden de anlayamamıştır Turgut Uyar’ı;  ‘Hangi Sol?’daki dört sözcüklük itirafı: “Picasso’yu ben hiç sevmedim.” , “Ben Turgut Uyar’ı anlamakta zorlanırım” da demektir. “Kübizm, organik bütünlüğünü kaybetmiş, dağılmakta olan bir dünyanın resmiydi…Gerçekliği, görüntüleri aşacak şekilde parçalamak ve yeniden kurmak gerekiyordu…Dünyanın En Güzel Arabistanı ve Tütünler Islak’ta da gerçekliğin çeşitli yönlerinin, birbirine yapıştırıldığını, ‘normal olarak’ görülmeyen, söylenmesi beklenmeyen ve duyulmayanın, adeta kübist bir resimde olduğu gibi, birlikte sunulduğunu görüyoruz. Uyar’ın şiirleri, bu göreve uygun olarak geleneksel gramerin yapısını da kırmaya, cümleleri bitirmeden bir yenisine başlamaya, günlük yaşamın diline yaklaşmaya, ancak gerçek hayatta rastlanan, bilinç akımı biçiminde yapılan alışverişlere benzeyen bir şekilde karşımıza çıkmaya başlarlar…Godot…alışkanlıktan dolayı artık hissedilemez hale geleni tekrar hissedilir hale getirir. Böylece bizi sarsar, uyandırır. Artık farkında olmamak mümkün değildir…Beckett de Uyar gibi, acemilikten yanadır, Joyce gibi ‘adeta bir Tanrı tavrıyla’ görkemli, her şeyi kapsayan dünyalar yaratmayı amaçlayan ustaları (bunlara hayranlığı saklı kalmak koşuluyla) taklit etmek istemez, onların izinden yürümek istemez. Beckett ‘ben bir iktidarsızlıktan, bir cahillik noktasından’ ve ‘var olma alanından’ yazıyorum der…Uyar’ın acemilikten yana olması bir ustalığın ürünüyse, Beckett’in cahillik noktasından yazmaya başlaması büyük bir entelektüel birikimin sonucudur.” (14) Muhtemeldir ki, Uyar da, Attilâ İlhan şiirini anlayıp benimsemekte zorlanıyordu. Fakat ikisi de  – bundan sonra da hiçbir yabancı dile çevrilmeseler bile – dünya şiirine katılmışlardır; Yunus gibi, Dağlarca gibi, özgün kişilikleri, sesleri, imgeleri, önerdikleri insan modelleri olan tüm şairler gibi.

Toplumcu şiiri dipnotlara gömmeye çalışanların göremeyecekleri büyük sentez olanakları gizli, iki ayrı tarihi yaşayıp iki ayrı insanı büyütmüş şairlerin doğal anlaşmazlığında: Her şeyi ‘alelâdenin haricinde’ duyumsayan şair ve olağanüstünün değil olağan durumların şairi. Yüksek sesle okunacak şiir ve gözle okunacak şiir. Diyalektiğin şiiri ve kriz gibi gelen epileptik şiir. Tematik çözümlemeye kışkırtan ve böyle bir çözümlemeyi gerektirmeyen. Nerden ve nasıl bildiğini bilimsel metotlara dayandırmak isteyen ve “nerden biliyorum derseniz, işte şurdan burdan” diyen. Militan bir tavır ve bir seyirci, gözlemci tavrı. Karamsarlığı dağıtmanın şiiri ve karamsarlığı dile getirmenin. Bir sentezi derinleştiren ve hep baştan başlayan. İç tutarlılığını koruyan ve onu tehlikeye atan. Bozgundaki insanla omuz omuza ayaklanmanın şiiri ve bozgundaki insanın dilini bulmak isteyen şiir. Yepyeni dünyalar sunan ve karanlık dünyamızı belli belirsiz ışıtan. Joyce ve Beckett. “Ben sana mecburum” ve “Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.”

Yararlanılan Yapıtlar:

1 – Attilâ İlhan – Bir Sap Kırmızı Karanfil – Bilgi Yayınları – 1998 – s. 126-127
2 – Attilâ İlhan – Bir Sap Kırmızı Karanfil – Bilgi Yayınları – 1998 – s. 90-91
3 – Attilâ İlhan – Hangi Sol? – Bilgi Yayınları – 1996 – s.77
4, 5 – Attilâ İlhan – Hangi Edebiyat? – Bilgi Yayınları – 1993 – s. 145-147-148
6 – Ahmet Oktay – Attilâ İlhan ve ‘Sosyal Realizm’ – Dünya Kitap Yıl: 14 Sayı: 167
7 – Attilâ İlhan – Hangi Edebiyat? – Bilgi Yayınları – 1993 – s. 149
8 – Ferit Edgü – ‘Sonsuz Eksi İki’ – Şiirde Dün Yok mu? Turgut Uyar Üzerine – Yayına Hazırlayan: Tomris Uyar – Can Yayınları – 1999 – s. 105
9 – Attilâ İlhan – Hangi Sol? – Bilgi Yayınları – 1996 – s.145-147
10 – Ataol Behramoğlu – Şiirin Dili Anadil – Evrensel Basım Yayın – 2007 – s. 124-125
11 – Özdemir İnce – Şiirde Devrim – Adam Yayınları – 2000 – s. 164
12- Özdemir İnce – Şiirde Devrim – Adam Yayınları – 2000 – s. 111
13 – Üvercinka Dedi ki, P.P. 16, 1958 (Aktaran: Mehmet Doğan – İkinci Yeni Antolojisi – Papirüs Sayı 41 – Kasım 1969)
14- Ergin Yıldızoğlu – ‘Pablo, Samuel ve Turgut’ – Şiirde Dün Yok mu? Turgut Uyar Üzerine – Yayına Hazırlayan: Tomris Uyar – Can Yayınları – 1999 – s. 195-196

‘Varlık’, Temmuz 2008