ARAS’A BİRİNCİ YAŞ GÜNÜ MEKTUBU

Canım oğlum Aras,

Kadıköy’de bembeyaz pamuk gibi doğduğun 10 Ağustos 2009 pazartesi günü, ben de 34 yaşında yeniden doğdum. Şimdi ben de seninle birlikte, bir yaşıma gireceğim.

İlk günlerimizde sen hayatın acemisiydin, biz de Aras’lı hayatın acemisi. Annenin endişelerini gidermek için evdeki ilk gecemizde apar topar hastaneye koşuşumuzu, sonraki birkaç ay boyunca annenin salonda binbir zahmete katlanıp boyun ve sırt ağrıları çekerek seni emzirişini, birlikte öylece uyuyuşunuzu, anneannenlerde kaldığımız geceleri, Hasan dededen Ege’ye, en büyükten en küçüğe, tüm aile bireylerinin seni sevgi ve sevinçle karşılayıp kucaklayışlarını unutamam. Sen doğmadan önceki gece sabaha karşı kalkıp güneşin doğuşunu izleyişimi, doğuma giderken yolda annenle dinlediğimiz müzikleri, hastaneye dört aylık oğulları Çınar’la gelen sevgili dostlarımız Erdoğan ve Figen’i, Raşit’i ve gün boyu yanımızda olan diğer dostlarımızı, doğumundan aylar önce sana şiir armağan eden ve doğduğun gün binlerce kilometre uzaktan seni koklamaya gelen Nihat amcayı da…Doktorun Şerare Moridi’nin sıcaklığı, dedelerinin belli etmemeye çalıştıkça insana daha da dokunan heyecanlı bekleyişleri, anneannenle babaannenin çocuklar ve torunlar yetiştirmişliklerinden gelen deneyimlerinin bize verdiği güç, erkek çocuk annesi teyzenin ve halanın annene desteği, o günlerde henüz Can’ın annesi olmayan Tuba teyzenin, her zaman annene en yakın kişi olduğu duygusuyla çırpınıp onun etrafında pervane oluşu aklımda…Ve dünyanın en güzel bebeği olarak doğduğun an, ameliyathanede seni koynuna verdiklerinde dünyanın en güzel kadını olan annenin ağlayışı, benim büyülenişim…
 
Şimdi bir yaşında, yakışıklı, derin anlamlı bakışlı bir erkek oldun. Bir daha bunu yaşayamayacağımı, kokuna hasret kalacağımı bildiğimden, bir yıldır seni her fırsatta kucağımda gezdirdim. Evin her köşesini öyle dolaştık, her şeyi birlikte inceledik, her yerde sürprizli şeyler görüp birlikte şaşırdık. Göz açıp kapayıncaya kadar iki kilo altı yüz elli gramdan on kiloya ulaştın, boyun uzadı, neredeyse yürümek üzeresin, ailedeki herkesi tek tek tanıyor, kendi ellerinle yemek yiyor, suyunu içiyorsun. Islıklarımı hayranlıkla dinleyip dudaklarını büyük bir gayretle ıslığa ayarlamaya çalıştığın, ‘agu’ dediğin, göğsüme yatıp uyuduğun günlerden; uzaktan görür görmez tanıyıp gülücükler gönderdiğin, attığım topu tutup bana geri yolladığın, sabahları işe gitmek için evden çıkarken arkamdan ağladığın, yepyeni sözcükler söylemek için büyük bir gayretle çabaladığın günlere geldik. “Her yerde kar var” şarkısını her söylediğimde, bir yıldır yüzünde aynı çapkın tebessüm, gözlerinde aynı melankolik bakış.

Arabamızı senin için yenileyip sana da güzel bir araç koltuğu aldık; arka sağ tarafta oturup merakla izliyorsun çevreni, bazen dalıp dalıp gidiyorsun, bazen de sevinç çığlıkları atıyorsun. Sana bakmaya kıyamıyorum; en çok da, biz gecenin karanlığında İstanbul’dan Kurşunlu köyüne giderken senin o koltukta uyuyakaldığın, boynunun yana düştüğü, saçlarının yine de düzgünce taralıymış gibi durduğu zamanlarda…

Sana şiirler yazmak isterken henüz tek bir dize yazamadım. Tam da şiirin rüzgârını duymaktayken, gencecik bir çocuk öldü, kimsesiz-arkasız bir çocuk; o çocuk yok olmasın istedim, ‘Uzman Çavuşun Oğlu’nu yazdım. İnsanlar madenlerde göçük altında kaldılar, ‘Göçükte Kalan İçin Ninni’yi yazdım. Oğluma ninni sıcaklığında şiirler yazmak isterken bu şiirleri yazmamın anlamını, sen bir delikanlı olduğunda kavrayacaksın. Doğduğun günlerde Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamı üzerine bir yazı yazmak için sabahlara dek çalışmamın anlamını da…Bunların hepsi, sana layık olabilmek, seni hak edebilmek içindir.

Halanla birlikte gidip nüfus cüzdanını çıkarmıştık. Orada seslenmişlerdi ilk: “Aras Behramoğlu’nun babası kim?”
Nasıl da ürpermiştim, “Aras Behramoğlu’nun babası benim” derken…

2010 yılına Kozyatağı’ndaki Acıbadem Hastanesi’nde girdik, sen o günün akşamında sünnet oldun. Operasyon öncesi verdikleri ilaçlardan ötürü elini bile kıpırdatamayacak hale geldiğinde de aynı ürpertiyi duydum, yeşil ameliyat giysilerini giydirip başına bone taktıklarında da, ameliyathane kapısında annenle birlikte beklerken de…Sonra anladım ki, o ürperti artık bir ömür benimledir. Ateşler içinde yanıp gözlerini açamadığında, sevinçle oyun oynarken birden dönüp bana baktığında, denizde cup cup ellerini sulara vurduğunda, hep aynı ürperti…Neden mi? Çünkü, “Aras Behramoğlu’nun babası benim”…Ve bu şimdiden sonsuz bir gurur veriyor bana…

Seni, birinci yaş gününde, alnından, yanaklarından, ensenden, ayacıklarından öpüyorum; baş parmağından, başaran parmağından, orta direkten, mor menekşeden, küçük ayşe’den…

Benim yakışıklı, aslan oğlum, Aras’ım…

Baban

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>