“Bugüne kadar milliyetçilik çok dar çevrelere, bir partiye has bir şeydi. Şimdi milliyetçi dalga yayılacak. Karşınızda sağcısıyla solcusuyla, işçisiyle işvereniyle kalabalıkların bir milliyetçi üslubunun, söylemlerinin olduğu bir Türkiye görebilirsiniz.”
12 Mayıs 1999 tarihli Milliyet gazetesindeki söyleşisinde böyle öngörmüştü İlber Ortaylı ve eklemişti: “Hayırlı olup olmadığı başka bir şey. Ama gelişim budur. Tek yapılabilecek şey, giderek entegre olduğunuz Anglo-Amerikan dünyayı yeni baştan gözden geçirmenizdir. Ama maalesef Türk entelektüel hayatının en zayıf yönü budur. Batı medeniyeti hakkındaki bilgilerimiz çok naiftir. Bizim Batı medeniyetini Evliya Çelebi’den daha zekice ve daha bilgiyle tandığımızı sanmıyorum…Bu aşırı pragmatizmden, kurnazlıktan gelir. Bu da bir tarzdır. Ama insanı çok uzağa götürmez…Türklerin bulundukları çevreyi çok iyi gözden geçirmeleri, karar almaları ve ona göre politika izlemeleri gerekiyor.”
Her kesimden milliyetçilerle, onlara karşı koymaya çalışmaktan ötürü şüpheli addedilenlerin mücadelesi yaşanıyor bugün. İsmet Özel’e göre, “Ne milliyetçilik yükseliyor, ne de devletçilik. Her ikisi de baş aşağı gidiyor. Türkiye’de yükselen Hıristiyanlaşma ve sermaye düzeninin zorlamalarına boyun eğiştir…Linç bir ayrıksılığın sonucuysa, milliyetçiliği linç kültürünün tarihsel kökeni kabul etmek ancak Yahudi zihniyetinin uzantılarından biri olabilir.” Şairin asıl çarpıcılığı(!), “Milliyetçiliğin itaatsizlerin kültürü olarak yükselme ihtimali, hem itaat edenleri, hem de itaat ettirenleri korkutuyor.” cümlesinde saklı olmakla birlikte, elbette, Kürtlerle ilgili söyleyecekleri de vardır: “Urfa’da Fransızlarla çarpışanlar Kürt müydü Türk müydü? Demek ki burada rol oynayan şey etnisite değil, tarihi rol. Yani tarihi rol gereği orada Fransızlarla çarpışanlar Kürt değil Türk idiler. Yani onlar Türk olmasalardı savaşmayacaklardı.”
İsmet Özel, Türkiye’nin her çalkantılı döneminde yaşadığı dönüşümlerle, sosyalizm, İslam, milliyetçilik gibi temel meseleleri tartışmamıza vesile oluyor. Edebiyatımıza ‘Of Not Being A Jew’ isimli bir şiir kitabı armağan etmekle kalmayıp, yıllar önceki bir konuşma metnini içeren kitabının ismini de ‘Kalın Türk’ olarak belirleyen İsmet Özel’den yola çıkarak, toplumuzunun en yakıcı sorunlarından birini, ‘kimlik meselesi’ni anlamaya çalışmak gerekiyor.
Türk kime denir, Türklük nedir? Özel’in tanımıyla: “Kâfirle çatışmayı göze alan Müslüman’a Türk denir”, “Türklük doğrudan doğruya dünyadaki haksızlıkların karşısına dikilme cesaretinin adıdır… Türklük, tarihi bir roldür… ‘Hepimiz Türk’üz’ diyen insanlar ‘Biz Türkiye’nin yükseltilmesi için yaşıyoruz’ demiş olurlar.”
Bu ülkenin önde gelen bir şairi, “Hepimiz Ermeni’yiz diyen insanlar…Onlar, Türkiye’nin bir geleceği olmadığını, olmasının da pek gerekli olmadığını düşünen insanlar olmalıdır.” diyor. Her birimizi ‘entelektüel namus’a davet ederek ekliyor: “Ben, ‘Kürt realitesini niçin inkâr etmeliyiz?’ diye bir yazı yazdım, Süleyman Demirel’in ‘Kürt realitesini kabul ediyorum’ sözünden hareketle. Demirel, 1980 sonrası siyasi hayatına bu cümleyi söyleyerek devam edebildi. Dolayısıyla kalburüstü insanların hepsi bu realiteleri kabul eden insanlardır. Biz realiteleri inkâr ederek işe devam etmek istiyoruz. Entelektüel namustan söz ediyoruz. Birisi Türkiye aleyhine bir şey yapıyorsa ‘Ben bunu Arnavut olduğum için yapıyorum’ desin mesela. ‘Benim memleketim değil nasıl olsa burası’ desin. ‘Burası benim memleketim’ deyip adını koymuyorsa o da entelektüel namus değildir.”
Kalburüstü olmayıp da Kürt realitesini kabul edenlerin söz alması gerekir. “Hepimiz Ermeni’yiz” diyebilenlerin sesinin duyulması. Bu ülkenin Yahudilerinin konuşması. Türk ve Türklükle ilgili başka tanımları arayanların, arayışlarını paylaşması. “Burası benim memleketim” diyerek her dediğinin adını koyanların haykırması… Şairimizin tumturaklılık ve şaşırtmaca merakını bilsek de, sahiden yaşamsal önemde olduğu için meseleyi irdelemek mecburiyetindeyiz.
Modern milliyetçilik anlayışını ‘ülke’ye dayandırma çabası Yeni Osmanlılar’la başlamış olan bir çaba. Yeni Osmanlılar, Tanzimatçıları yeni soylular yaratmakla ve sokaktaki insanı unutmakla suçladılar. İki önemli yenilgiye uğradılar: İlk olarak azınlıklar, Osmanlı’yı ‘ülke’ saymadılar. İkinci olarak da taşra, iki biçimde karşı koydu bu çabaya: ‘İslam milliyetçiliği’ ve ‘ırkçılık’.
Bizde ırkçı-milliyetçi görüşün ilk temsilcisi, Nâzım Hikmet’in büyük dedesi Mustafa Celaleddin Paşa ve onun 1869’da Fransızca yayımladığı ‘Eski ve Yeni Türkler’ adlı eseridir.
Irkçılık, Türkiye’de bürokratik aristokrasi tarafından ‘adam yerine’ konmadıklarını hissedenlerin, İslam’a paralel olarak çalışan, iman kaynağıdır. Nihal Atsız’ın ilk neşriyatında ırkçı grupların kendilerinden Birinci Dünya Savaşı’nda ‘süpürge tohumları’ ile beslenerek büyümüş bir nesil olarak bahsetmeleri bir tesadüf eseri değildir. Kökleri derinde, ancak her an Yahudi komplosu deşifre etme hastalığına kapılmamış herkesin görebileceği netlikteki ırkçı damara belki de tarihimizde saplanan en keskin bıçak ‘Hepimiz Ermeniyiz’ onurlu haykırışı olmuştur. Bunu tespit ederek devam edelim zira, “Kâfirle çatışmayı göze alan Müslüman’a Türk denir” tanımlamasının yanında Türkiye vurgusu yapmakta ısrar eden İsmet Özel’i anlamak için ırkçılığa değil İslam’a bakmak gerekir.
Bir toplumun temelinde, onu ayakta tutan bir ana ilke varsa, Osmanlı’da bu ‘gaza’ ilkesidir. Kâfirle çatışmak ve İslam umdelerini yaymak prensibi üzerinde yükselen bir toplumdan Türkiye Cumhuriyeti’ne ve orada yaratılmaya çalışılan yurttaş kavramına gelindi tarihsel süreçte. İsmet Özel, “Türkiye’de kâfir diyemiyorsunuz. Yani dinler arası diyalog, yok cart curt, hoşgörü falan filan…Türkiye’de kâfir sözü hasıraltı ediliyor. Türkiye’de kâfir var mı yok mu? Yalnız Türkiye’de değil dünyada. Yani Müslümanlar kime kâfir derler. İnsanlar bunu netleştirmekten kaçıyorlar. Kaçıyorlar mı kaçmıyorlar mı?…Bugün dünyada yürürlükte olan sisteme evet mi diyorsunuz hayır mı diyorsunuz? Evet diyorsanız Amerikanlaşmayı ister istemez kabul edeceksiniz. Hayır diyorsanız Türkleşmeyi kabul edip mutlaka İslam’la tanışmak mecburiyetindesiniz. İslam’la şereflenmek mecburiyetindesiniz.” derken yurttaş kavramını çıkarmış görünüyor sözlüğünden. Referansı ümmet olsa gerektir.
Peki, herkesin Türkleşmesi gereğinden söz ederken ırkçılık ithamlarını şiddetle reddeden İsmet Özel, Orta Asya’daki Türklük anlayışına mı gönderme yapmaktadır? Bakalım:
Türklük bilincinin çok eski devirlere kadar gittiğini bize bildiren vesikalar mevcut ancak Türklük bilinci Türk milleti bilinci demek değildir. Türk tabiri, Orta Asya’da, esnek, her zaman aynı etnik grupları içine almayan bir kavramdır. Türklük şuurunda bir ‘kan’ meselesi bahis konusu değildir. ‘Türk’ten, Türklere mahsus olduğu kabul edilen sosyal müesseseleri kabul ederek onlara göre ve beraberlerinde getirdikleri değerlere göre yaşamayı kabul etmiş olan kişi ve gruplar kastedilmektedir. Bu müesseselere göre yaşayanlar devlet kurmayı başardıklarında onlara katılanlar artmakta fakat kara günlerinde de ‘Türk’ler azalmaktadır. (İsmet Özel’in ‘Kalın Türk’ arayışı bu tarihi gerçekliğe bir göndermedir.)
Sistemin içine girmeyi kabul edenlerden sosyal müesseseleri tamamen benimseyenler de ‘Türk’ olarak kabul edilmektedir.
Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun kurulması ve Anadolu Selçuklularının ortaya çıkmasıyla bu siyasi ve sosyal müesseseler Anadolu’ya intikal etmiştir. Bir nevi Türk aristokrasisinin yerini gittikçe artan bir hızla merkezi bürokrasi almıştır.
Bu ikilik bir diğer planda kendini merkez-taşra rekabeti şeklinde göstermektedir. Bir tarafta eski Türk ananelerine sadık taşra, diğer tarafta her etnik gruptan devşirme usulüyle toplanan bürokrasi. Bir taraftan halk edebiyatı, Türk dili, diğer taraftan divan edebiyatı. Bir taraftan kentlilerin ‘Türk’ tabirini kaba, göçebe anlamında kullanmaları, diğer taraftan Türk olmakla övünen kişiler. Hatırlayalım: Felâtun Bey ile Râkım Efendi’nin Felâtun Bey’i, Plato adını Osmanlı Felâtun’a tercih eder; Araba Sevdası’nın kahramanı Bihruz Bey, “barbarca” olarak nitelendirdiği eski Türk göreneklerini küçümser..
Ziya Gökalp “Sen bu müessese ve ananelerin yoğurduğu insansın.” diyerek ‘ülke’yi, sınırları olan bir toprak bütününü ideolojisine katar, ırkçı olmayıp milliyetçidir. “Müslüman olmak Türk olmak demek değildir. Fakat Müslüman olmadan Türk olunmaz.” diyen İsmet Özel de, Müslümanlıktan ırkçılığa savrulmuş değil, Türkiye’nin belki en önemli kırılma noktası olan ‘kimlik’ konusunda dayanak noktaları arar durumdadır. İsmet Özel’in ‘Türk’ünün ayırıcı özelliği ‘kan’ değil, kişinin kabul ettiği sosyal müesseseler ve değerler silsilesi, en başta da İslam’dır.
Bu noktada, mirasçısı olduğumuz Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisini nasıl tanımladığına, dışarıdan nasıl görüldüğüne ve bu temeller üzerinde yükselmeye çalışırken bizi nelerin bekliyor olabileceğine, şairin yol göstericiliğinden ne kertede yarar umabileceğimize bakmaya çalışalım:
Osnanlı toplumu, çok dinli, çok kültürlü bir toplum olmakla birlikte, Osmanlı kimliği, Türklüğün ağır bastığı bir Müslümanlıktır. Osmanlılık denilen kimlik, üst sınıfları kapsayan bir kimliktir. Belli kültüre, ideolojiye, yaşam tarzına sahip yatay bir tabakanın kimliği. Müslüman köylü ile Rum ya da Ermeni köylünün sıkıntıları müşterek olmakla birlikte, etnik kökenlerine göre değil dinsel bağlılıklarına göre ayrılan bu unsurların da birbirine karışmadıklarını, böyle olunca kargaşanın da asgari düzeyde kaldığı bilinir. Örneğin, Elence konuşmayan Hristiyan Araplar da ‘Rum’dur. Gregoryen, Katolik ve Protestan Ermeniler ayrı ayrı milletler sayılır. Yasal çerçeveyi oluşturan, İslam şeriatı ile Türk örf’üdür. Türk ve Müslüman olmayan cemaatlerin son derece mutlu ve huzurlu yaşadıkları görüşü ise, tarihsel gerçeğe uymamaktadır. İmparatorluğun son döneminde bilhassa Hristiyan unsurların ‘tehdit’ olarak algılanması, bu unsurların yabancı güçler tarafından imparatorluğu parçalamak amacıyla seferber edilmelerinden kaynaklanmaktadır.
Osmanlı’nın dili Türk, ordunun komuta dili Türk, yazışmalar Türkçe. Dil konusundaki Türklüğe rağmen, kimlik bilinci haline gelmiş bir Türklük değildir söz konusu olan. Kendisini ‘Türk’ olarak tanımlamaz Osmanlı, ‘İslam’ın kılıcı’olarak görür; Müslüman imparatorluktur ama temel unsur Türklerdir. Hanedan ve tebaanın çoğunluğu etnik açıdan Türk olmakla birlikte, ‘millet-i hâkime’ denildiğinde kastedilen Türkler değil Müslüman tebaadır. İmparatorluğun son döneminde, bizde tarih felsefesini başlatan İslamcılar, sonra Osmanlıcılar ve nihayet Türkçülerin fikir münakaşaları bilinmektedir.
Bu noktada İsmet Özel’in şu cümlelerini okuyalım:
“Şimdi bakınız son zamanlarda moda olan tabirle Türkiye Devleti bir ulus devlet ise –ki bana göre değildir o ayrı konuşulacak şey- ama o kavram çerçevesini kabul ettiğimizi düşünelim ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ulus devlet olduğunu varsayalım, şimdi ulus devletin ilk etkinliği İngilizce’de ‘nation building’ dediğimiz millet inşa etme safhasıdır. Türkiye’de bir kere kültürel manada bir şey yapılmadı demiyorum, yapıldı tabii, ama bu bir millet inşa etme gayesiyle gerçekleştirilen bir etkinlik değildi. Dolayısıyla benim milletle laf anlatacak dili kurmak işinden önce, millet olayının belirgin hâle gelmesine katkıda bulunmak gibi bir misyonum var.”
Ve yanıtlayalım:
Türk ulusal kimliğini ele alırken ‘nation building’ (ulus kurmak) kavramını kullanmak anlam ifade etmez çünkü bu kavramlar başka yapıları açıklamaya yarar, Türkiye’yi de, karmakarışık Balkanları da, Batı Avrupa dışındaki pek çok yeri de açıklamakta işe yaramaz. Osmanlı, fethettiği topraklara koloni değil vatan gözüyle bakar. Türklük bilincinin gelişmesi, 93 Harbi ve Balkan Savaşları ile uğranılan kayıplar sonrasındadır. Türklük, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde, sınırlar dahilinde kalan son unsurun ulaştığı kimliktir.
Türklük, belli bir misyon yüklenmiş gözüküyor. İslam’ın geri çekildiği bir tarih döneminde sahneye çıkarak önce Selçuklular, ardından Osmanlılar, topraklarını genişletmişler. Boşnakların, Arnavutların İslam’ı benimsemesi sağlanmış. Altıyüz yıl süregiden devasa bir imparatorlukta, hareket kabiliyeti yüksek bir toplum tipi. Matbaanın Avrupa’da yaygın kullanımı da Türk anti propaganda metinlerini basıp dağıtmak için; o hâlde Türklüğün karşısına dikilen de Hristiyanlık olmuş. Ancak Müslüman olunmasa da Batı ve Batı’nın Hristiyanlığı ile karşı karşıya gelmek kaçınılmazdı. Rusya buna örnektir. Bir an için dini merkeze alan bakışı kabul etsek bile, yürürlükteki Anglo-Amerikan egemenliğin karşısına dikilmek için Müslüman olmanın gerekmediği, Ortodoks Rusya’nın Batı ile günümüzde de süren mücadelesiyle kanıtlanmaktadır.
Türkiye açısından sorunu büyüten noktaya gelelim, 1925’teki Kürt ayaklanmasıyla başlayan süreçten 1940’lara. O yıllarda Almanlarla Ruslar arasında gidip gelen ülkemiz yönetiminin Türkçüleri tehlike olarak görüp bastırması ve “Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içindekiler Türktür” anlayışının öne çıkarılmasıyla, Balkanlar, Orta Asya ve başka yerlerdeki Türkler göz ardı edilerek yaratılan suni kimlik ve tarihle bugün geldiğimiz noktada hiçbir temel meselemiz üzerinde anlaşamayan insanlar olarak yaşıyor oluşumuz…Yunanistan’da da Türk’e Müslüman azınlık demek gerekir örneğin; en büyük Yunan bayrağını, nüfusunun çoğunu Türklerin oluşturduğu İskeçe meydanında görürsünüz. Elbette, yaşanan tarih ve kültür birliği dilde birlikten de başka ortaklıklardan da önemlidir ancak henüz yaralar tazedir, Osmanlı’nın parçalanmasının yarattığı sancılar henüz dinmemiştir. Türkiye sınırları içerisinde yaşayan her unsur da kendini Türk olarak tanımlamaya zorlanmakta, milliyetçiliğin yarattığı krizlere çözüm üretilememektedir.
İsmet Özel de, Türkiye’den söz eder gibi görünürken, aslında ‘gaza’ prensibiyle varlık bulan, İslam’ın kılıcı bir Türk’ten söz etmektedir. Bu da, kendisine ‘Türk’ diyen, içindeki her unsurun kendisini ‘Türk’-‘İslam’ olarak tanımladığı bir düşler imparatorluğu olsa gerek, İsmet Özel’in zihinsel işleyişine uygun tek unsurlu bir imparatorluk paradoksu!
İstiklal Marşı Derneği’ni ‘farz-ı kifaye’ olduğu için kurduğunu söylerken de aynı paradoksu yaşıyor Özel. Katılım bekleyen bir sosyal faaliyettir dernek kurmak, belli sayıda kurucu gerektirir. Farz-ı kifaye olan ibadet ise, bir kişinin yapmasıyla diğer kişilerin üzerinden düşen ibadettir, cenaze namazı kılmak gibi. Konferanslarından birine “Söylediklerimden bir şey anlayacağınızı zannetmiyorum” diyerek başlayan şairin yalnızlığı ile, büyük Arapça uzmanı Helmut Ritter’in, çelloyu kendi duyacağı kadar çalışındaki yalnızlığı kıyaslamıyorum. Birinde megalomani var, diğeri Batı insanının varoluşsal yalnızlığı. Şaire yakışan yalnızlıksa, Kafkaesk bir yalnızlık olmalıydı, “insanlarla dolu bir yalnızlık”…
Öyleyse ne yapmalı?
İlkel kabilecilik kalıntısı milliyetçiliğin, yarattığı tanımsız acılara rağmen bu denli güçlü kalabilmesi, insan olana üzüntü vermeli. Toplumumuzu ayakta tutacak ana ilke olarak ‘hümanizm’i düşünmeye bugünden başlasak, birkaç nesil sonra sonuçlarını ancak alabileceğimizi, tek aydınlık seçeneğin bu olduğunu bilmeli.
Nikos Asimopulos’u anmalı örneğin.
Fakir bir bezekçi-boyacı ailesinde doğan, öğrencisi olduğu İstanbul Zapyon Lisesi’nde okuyan yoksul öğrencilere yardım derneği kurulmasına önayak olan, 1919’da İstanbul Liman İşçileri Birliği’nin kurulmasında aktif rol oynayan, Milli Mücadele’yi destekleyen, 1921 yılında Türkiye Komünist Partisi saflarına katılan, muhabir olarak çalıştığı gazetelerde emekçileri savunan, topraklarımızdaki ilk 1 Mayıs gösterisinin teşkilatçılarından biri olan, yıllarca hapis yatıp 1933 yılında Türkiye dışına çıkmak zorunda kalan, 1968 yılının onikinci günü yetmişaltı yaşında Moskova’da yaşamını yitiren Nikos’u.
Ya da 1960’lardan itibaren on yıldan uzun süre Türkiye Komünist Partisi ikinci adamı olan Aram Pehlivanyan’ı. Hani Parti’ye sorulsa Ahmet Saydan olarak ölen Ermeni şair, yazar Pehlivanyan’ı. Ve bu vesileyle de, kimliklerinden ne kadar soyunmuşlarsa o kadar devrimci sayılanları yani aslında Türkleştirilenleri.
Ya da, Zoğrafyon Rum Lisesi’nin müdürü Dimitri Frangopulos’la otuz şunca senedir kardeşçe dostluğunu sürdüren; kapıdaki ‘Türk müdür yardımcısı’ yazılı levhadan ‘Türk’ ibaresi kaldırılana dek odasına girmeyi reddeden dedem Hasan Ceyhan’ı…
Bu örneklerin sarsıp silkelemediği insanların şiiri de bilimi de bizim dışımızdadır.
Yararlanılan Yapıtlar:
- İlber Ortaylı, Tarihin Sınırlarına Yolculuk, Ufuk Kitapları, İstanbul 2001
- Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi, İletişim Yayınları, İstanbul 1994
- Derleyenler: Mete Tunçay-Erik Jan Zürcher, Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik (1876-1923), İletişim Yayınları, İstanbul 1995
- İsmet Özel’le Söyleşiler: Kitap-lık sayı 94 – Mayıs 2006, İsmet Özel’le Sivas Radyo
Televizyonu’nda Yapılan Söyleşi – 6 Mayıs 2006, Kaçak Yayın – Temmuz 2006,
Gerçek Hayat – 26 Nisan 2006, 9 Şubat 2007
‘Sonra Edebiyat’, Mayıs-Haziran 2007