muhammed bouazizi’nin ruhuna birkaç ateş çiçeği

alev doğurur
yangın doğurur bazen
yoksul analar

     ay çekirdeği
     mini minnacık bebe
     hayreti muhammed 

üç yaşındaydı
gecenin koynunda
birden büyüdü

    işçinin oğlu
    babasız bahtsız oğlu
    hasreti muhammed

koldu kanattı
gayrı babaydı amca
töre yürüdü

     çalışmalıydı
     altı kardeşi vardı
     himmeti muhammed

çocukla çocuk
delikanlıyla deli
olamadı ki
 
     kor ateşini
     kimseye göstermedi
     hürmeti muhammed

terk etti onu
tanrı, tunus ve kuşlar
terk etti onu

     seyyar tezgâhı
     tekmelendi devrildi 
     hiddeti muhammed

kibriti çaktı
kül etti firavunu
işçinin oğlu

    kalbi olana
    zengin denilir dedi
    hazreti muhammed

 
09.02.2011 

 

 

 

göçükte kalan için ninni

göçükte soluksuz kalanın
boynuna asılı muskayım, dargın
kestiğim ölümün tırnakları

havva’nın kaburga kemiğinden âdem
vurduğum gibi ikiye bölünen
masamı yakarak süslüyorum

yakışıklı bolşevik babam
akordeon, lenin, hafız burhan
rakı kattığım rakı

sessizler gövde sesliler ruhtur
ne kur’an ne incil ne tevrat, zebur
kitaba anneyle başlıyorum

hayatla aramızda parola:
ister akıp git ister kekele
sanadır biriktirdiğim çakıl taşları

kibirli ihtiyarsın iktidar
hâlâ sertleşiyorken tadını çıkar
derini rüzgârla tımarlıyorum

titreşim, nabız, mayakovski
apansız yok etme isteği
sicili temiz subayları

kılıca karşı mızrak baltaya karşı topuz
nasıl dövüşülür biliyoruz
vuruşup vuruşup aşklanıyorum

yerin yedi kat dibindeymişim
esrarengiz gülümsemeymişim
yaprakların haleli ıslaklığı

bu ülke suyunu kaybetmiş köprü
ansızın bir çığlık doğduğum günkü
can eriğiymişim…meyveye duruyorum

 
14.06.2010

100 YAŞINDAKİ RİTSOS’LA 1 MAYIS YÜRÜYÜŞÜ

Yannis Ritsos, 1 Mayıs 1909’da doğdu. Tek başına yürürken kimsesiz sokakta / sırtında bir yıldızın bıçağını hissetti / gövdesinin ılık karanlığına saplanırken. / Dönmedi. Ucu sol memesini delip geçmişti. / Açık göğsünde bıçağın parlayan ucunu gördü, / iki parmağıyla çekip cıgarasını yaktı.

1 Mayıs 2009’da, gaz bombalarının genzimizi yakmasına aldırmadan dostlarla omuz omuza Taksim meydanına doğru ilerlerken, biraz da 100 yaşında bir Ritsos gibi yürümeye çalıştım. 78 yaşındaki Leylâ Erbil, en gencimizden daha genç, daha atak, daha yiğit bir sesle marşlar söyleyip, atılan gaz bombasından korunmam için boynundaki fuları bana uzattıysa, 100 yaşındaki şair nasıl yürür, onu düşündüm: Cevahir yürekli devrimcilerin büyük yürüyüşü! Göğsünde, kocaman bir gün gibi bir çiçek!

Akşam haberleri, “yan sokaklardan ana caddeye sızmaya çalışan marjinal gruplar”dan ve “polisin onları nasıl etkisiz hale getirdiğinden” söz ediyordu “Marjinal grup” dedikleri, çocukları gündüz vakti ansızın ‘kaybolanlar’, ‘hayata dönüş operasyonları’nda kafalarına kurşun sıkılanlar, köyleri yakılanlar, tersanelerde ölenler, kaçak maden ocaklarında göçük altında kalanlar, yetimhanelerde sopalananlar, gecekondularda büyüyenler, arkadaşlarına bir demli çay ısmarlayamayanlar, tarihe dipnot bile düşülmeyenler, jilet gibi üniformalarla damarları bilenenler, ağzı bozuklar, şalteri atıklar ve cümle yitikler, mağlûplar, mahzunlar…Başkaları karar veriyor, başkaları konuşuyordu onların hesabına. Onlar, orada değildiler sanki, sanki yasa dışıydılar (gerçekten de yasa dışıydılar), adlarını, suçlanmalarını, hüküm giymelerini ses borularından dinliyorlardı: “Kaçmayın ulan, gelin, vatan hainleri!”…Ritsos’un, Artık ne ekmekleri vardı, ne cephaneleri, / Artık toplara yalnız yüreklerini sürebilirlerdi dizelerinden çıkıp gelerek polis panzerlerine diklendiler. Ara sokaklardan sesleri geliyordu, haykırışları; sanki biz gövdeydik de zonklayan bileklerimizdi onlar, sanki bizi çarmıha germeye yeltenenler çivileri onlara çakıyorlardı…Bazı sokaklar düştü, bazı sokaklar gürül gürül karıştı aramıza, alınlarında birer armağan gibi taşıyarak, masum günahlarımızı ve büyük rüyalarımızı

1 Mayıs’ta da çalışmak zorunda olanlar vardı elbet. Ve analar çalışırken işyerlerinde / onurun kendisi kalıyordu çocuk beşiklerini/ sallamak için yoksul evlerinde.

“İşte Taksim, işte 1 Mayıs” coşkusuyla meydana ayak basıldığında bir kez sarmaş dolaş olduysa herkes, kucaklaştı, ağladı, dans etti, kahkahalar attıysa; meydana çıkmaları engellenenler adına bir kez daha yaptılar aynılarını, inadına ve aynı heyecanla.  Silah seslerinin duyulduğu o zamanlar / umudun bükülmüş dirseğine birlikte gizlerdik başımızı diyenler, birbirlerinin gözlerinin içine bakıp sustular, bir sözcük aradılar özgürlüğün boyuna denk: ne daha uzun ne daha kısa – fazlası yakışıksız azı utangaçtır diye…Sonra kan lekesi belirdi asfaltın üzerinde, Kanlı 1 Mayıs’ta katledilenlerin kanı…Yutuyordu bizi de, gizliyordu bizi kırmızıda, / ama boyutlarını görür görmez, kendimizi / güzel, sade, doğru ve aklanmış hissettik. Gençliklerini kimse alamamıştı ellerinden…

Bırakalım 1 Mayıs’ta Taksim’e çıkmayı, odasından çıkmaya mecali kalmamışlar da vardı. Devrilmiş bir kapının önüne kendi elimle bağladığım bir köpekmişim gibi, dedi birisi…Sıçanların tıkırtıları duvarların içinde ve gövdelerimizin üstünde, daha doğrusu gövdelerimizin de içinde, dedi bir diğeri. Hem sonra güzel bir uğraş bu (dipsiz ve sonsuz) o derin boşluktaki bu sessiz çöküşü izlemek, insanda sınırsızlık duygusu yaratan bir uğraş, diyerek destekledi beriki. Atlar kişniyor uykularımızda, dedik onlara; sevdiklerimizin uykularında da kişneyen atlar…Ve sonra birden sallıyorlar yelelerini yeniden ve denize yöneliyorlar dörtnala

Gün boyu içimizi ısıtan güneş, akşamüzeri evlerimize dönerken, yerini yağmura bıraktı. Sular her şeyi önüne katıp denize sürükleyecek, yıkayacak sanırdınız. Zeybek delikanlılar ki sesli harfler yayar tenlerinin gözenekleri; ceketlerini ceylan  kızların omuzlarına koymanın vaktini kollamaya gerek kalmamasından memnundular. Genç kızlar, görülmemiş bir şekilde çiçek açıyordu işte

Ritsos, Ah, evet, dünya güzel. Ağaçlar altında bir adam, sevgisinin verdiği sevinçle ağladı. Ölümden daha güçlüydü o, o adam – işte ezgi söylememizin nedeni demişti. Büyük bireysel acılarını (annesi ile erkek kardeşini veremden kaybetmiş, babası ve kızkardeşlerinden birinin akli dengelerini yitirişlerine tanıklık etmiş, kendi ailesinden birine ağıt olmayan ilk şiiri yazması için, 46 sene yaşaması ve kızının doğumunu beklemesi gerekmişti.) ağırlaştıran toplumsal acılarla derinlemesine yoğrulmak (Anadolu’dan gelen yoksul mültecilerin Atina’sında veremle, yoksullukla, işsizlikle boğuşmak; Metaksas diktası; Nazi İşgali; İç Savaş; Albaylar Cuntası döneminde işkence adalarında ve tecrit kamplarında geçirilen yıllar) onu bir insan olarak yüceltmiş, şair kılmıştı. Onun Epitaphios şiiri, Yunanistan solunun marşı olmuşsa, şiiri esinleyen Selanikli tütün işçisinin ve onun caddede kanlar içinde yatan ölü bedenine sarılıp gözyaşlarına boğulan annesinin kalp atışları, Yunan çetelerinin kederli şarkılarının tınıları, halkın binlerce yıllık ağıtları şiirde duyulduğu içindir. İncitilmiş her şeyin, herkesin kalbinin çıt ettiği yerdedir Ritsos, o çıt sesindedir, yalın şeylerin ardında…Beni bulamazsan, eşyayı bulacaksın, / elimin dokunduğu şeylere dokunacaksın, / parmak izlerimiz karışacak birbirine, der.

1 Mayıs’ta emekçiler, 100 yaşındaki Yannis Ritsos’un elinin dokunduğu şeylere dokunarak, parmak izleri birbirine karışarak yürüdüler Taksim’e; şiirle, devrimci çarpıntılarla, aşkla…Attıkları her adımda gökten pay kazanıyorlardı – dağıtmak için, / Nöbet yerlerinde yanık ağaçlar gibi dimdiktiler.
‘sOL’, 08.05.2009

İSTANBUL’DA BİR DALİ

Salvador Dali (1904-1989), ‘Bir Dahinin Güncesi’ne, Michel de Montaigne’den alıntıyla başlar: “Bir insanla öbürü arasında, farklı türden iki hayvan arasında olandan daha çok fark vardır.” İlk paragrafta da, kendisini, “Gerçek anlamda çağdaş bir dahi” ilan ederek, “Bu benzersiz kitap, bir dahinin yazdığı ilk günlüktür. Bununla da kalmıyor; çağımızın eşsiz mitolojik kadını dahi Gala ile evlenmek gibi eşsiz bir şansa sahip olmuş eşsiz bir dahi tarafından yazılıyor.” der.

İşte bu deli-dahi ile ilk gerçek karşılaşmam, Ağustos 1999’da Roma’da oldu. Bir müzede resim ve heykellerinin sergilendiğini görünce, henüz şehrin havasını soluyamadan, tüm günümü orada geçirdim. Roma’da kaldığım üç gün boyunca karşılaştığım hiçbir şey, Dali’den daha etkileyici değildi. Yine ilk kez Roma’da gördüğüm El Greco’nun tabloları ise, Dalivari bir tuhaflıkla, iki ressamı zihnimde birleştirdi. Bir yıl sonrasında İspanya’nın Katalonya bölgesindeki Figueres’te bulunan Dali Tiyatrosu ve Müzesi’ne gidip, bu olağandışı yapıda, büyüleyici nice parçanın yanı sıra Dali’nin kişisel koleksiyonunda yer alan bir El Greco’ya rastladığımda, aslında her şeyin görünmez iplerle bağlı olduğunu bir kez daha duyumsadım: Bilinç-bilinçaltı, gerçek-hayal, akıl-akıl dışı, parça-bütün, eski-yeni, dün-yarın…

Hayatı boyunca binbeşyüzden fazla resim, onlarca heykel, tiyatro dekorları, kitap resimlemeleri, kostümler yapan; fotoğraf sanatçılarıyla, moda tasarımcılarıyla, Luis Bunuel, Walt Disney ve Alfred Hitchcock gibi sinemacılarla çalışan Salvador Dali, Figueres’te dünyaya gelmiş olsa da, belki de asıl doğumu, Endülüslü şair Federico Garcia Lorca ve sonradan yüzyılın büyük sinemacısı olacak Aragonlu Luis Bunuel ile, öğrencilik yıllarında Madrid’de karşılaşmasıyla gerçekleşir. Bunuel, “Nedense Çekoslovak ressam diye çağırırdıkları” Dali’yi aralarına aldıkları ânı, ‘Son Nefesim’ adlı özyaşamöyküsel kitabında şöyle anlatır: “Odasının kapısını açık görüp içeri bir göz attım. Bitirmek üzere olduğu bir portre gözüme ilişti. Çok beğendim ve hemen Lorca ve diğerlerine haber verdim. ‘Bizim Çekoslovak ressam, çok güzel bir portreyi bitirmek üzere!’ Hepimiz odasına gittik ve tablosuna hayran kaldık. Böylece Dali de grubumuza katıldı. Gerçeği söylemek gerekirse, Dali, Federico ile beraber en iyi dostum oldu. Üçümüz artık hiç ayrılmıyorduk.” Yine Bunuel’in anlatımıyla genç Dali, “Mahcup, kalın boğuk sesli, upuzun saçlıdır. Yaşamın getirdiği günlük olaylardan rahatsız olur ve çok garip giyinir, bu yüzden de sokaklarda insanların hakaretine uğrar.”

Aynı zamanda şiir de yazıp yayımlayan Dali, Güzel Sanatlar sınavına girmesi gerektiğinde, sınav kurulunun önünde birden haykırıp şöyle der: “Burada benim için karar verebilecek bir kimse görmüyorum. Ben gidiyorum.” Gerçekten de çekip gider. Babası, akademi yönetimiyle ilişkileri düzeltmeye çalışsa da, Dali kovulmuştur.

1929’da, iki düşün birlikteliğinden, ‘Bir Endülüs Köpeği’ doğar. Birkaç günlüğüne davetli olduğu Figueres’e giden Bunuel, ayı kesen ince uzun bir bulutla, bir gözü yaran usturanın rüyasına girdiğini anlatır Dali’ye. O da, bir gece rüyasında karıncalarla dolu bir el gördüğünü söyleyip, “Bu düşlerden yola çıkarak bir film yapmak nasıl olur?” diye sorar. Senaryo, bir haftadan kısa sürede yazılır. Belirledikleri ilke, “Psikolojik, kültürel ve mantıksal hiçbir açıklamaya meydan vermeyecek düşünce ve görüntüleri benimsemek, usa aykırı her düşünceye açık olmak, nedenini hiç araştırmadan sadece ilgilerini uyandıran ve kendilerini şaşırtan görüntüleri yeğlemek”tir. Filmi tamamladıktan sonra Bunuel, Louis Aragon’a, “Filminin bazı bakımlardan gerçeküstücü sayılabileceğini” söyler ve Aragon hemen ertesi gün filmi izleyerek, çevrelerine duyurma kararı alır. Gerçeküstücü grupla karşılaşmaları, Bunuel ve Dali için dönüm noktası niteliğindedir. Birbirlerinden haberdar olmadan benzer içgüdüsel anlatımı benimseyenlerin gerçeküstücülüğü, bu iki sanatçının da, belki farkında olmadan, derinlerinde duydukları bir çağrıdır.

Gerçeküstücülük ile 1929’daki bu karşılaşmanın tarihsel arka planında, Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) öncesi ve hemen sonrasındaki gelişmeler yer alır: Yüzyılın sanat devrimini gerçekleştiren Wassily Kandinsky’nin ilk soyut resimleri, Georges Braque ve Pablo Picasso’nun kübizmi, dışavurumculuğun yayılması; şiirde Guillaume Apollinaire, Max Jacob, fütürizm; müzikte Igor Stravinsky ve Arnold Schönberg; bilimde görelilik ve Albert Einstein, psikanaliz ve Sigmund Freud ile büyük atılımlar gerçekleştirilmiş durumdadır. Savaş sırasında, 1916’da Zürih’te kurulan Cabaret Voltaire isimli sanat merkezinde Dada hareketinin geliştiği görülür. Akımın isim babası ve kurucusu, Romen kökenli şair Tristan Tzara’nın yönetiminde sekiz sayı yayımlanan ‘Dada’ adlı dergi aracılığıyla, aileye, dine, kurumlara, akademik sanata, siyasal ortama, geleneksel düşünce ve davranışlara, yerleşik değerlere, mantığa, söz dizimine hücum edilerek, 1918’de Dadacı Manifesto kaleme alınır. Akıma adını veren sözcük, rastgele seçilmiş olup, Rusça ve Romence’de ‘tahta at’ anlamına gelir. 1921 yılında hareketin merkezinin Paris’e taşınmasından kısa bir süre sonra, 1924’te, André Breton ilk manifestosunu yayımlayarak Gerçeküstücülük akımını duyurur ve Dada, yerini bu akıma bırakır. Gerçeküstücülük teriminin yaratıcısı Guillaume Apollinare ise, akımın bir temsilcisi olmayıp, çağdaş dünya şiirinin en önde gelen kaynaklarından biri niteliğindedir.

Hieronymus Bosch’un, Pieter Bruegel’in, Henri Rousseau’nun, Edvard Munch’un resimleri; melek resimleri yaptığı halde kilisece aforoz edilen, ‘din’i ‘estetik’e dönüştüren William Blake’in, neredeyse kâhin saydıkları Arthur Rimbaud’nun ve her zaman büyük hayranlık duydukları Comte de Lautréamont’un şiirleri; Marquis de Sade’ın romanları; Antoni Gaudi’nin mimarisi; Ferdinand Cheval’in yirmi dokuz yaşında iken düşünde görüp otuz üç yıllık postacılığı sırasında yerlerden topladığı taşlarla inşa ettiği ‘ideal saray’ının fantastik stili, gerçeküstücülerin ateşleyicileridir. İmgelemi olağanüstü ölçüde genişletip bilinçaltına yönelen bu sanatçıların en önde gelenleri arasında, şiirde Louis Aragon, Paul Eluard, René Char, André Breton; resimde Max Ernst, Salvador Dali; sinemada Luis Bunuel yer almakla birlikte; Robert Desnos,  Philippe Soupault, Benjamin Péret, Antonin Artaud, René Crevel,  Jacques Prévert,  Pierre Unik, Marcel Duchamp, Paul Klee, Giorgio de Chirico, André Masson, Man Ray, Yves Tanguy, René Magritte,  dünyaca ünlü diğer isimler arasındadır. Gerçeküstücü sanatın gelişiminde önemli bir aşama oluşturan Joan Miro da, o dönemi şöyle anlatır: “Gerçeküstücülerde hoşuma giden yan, plastik sorunu aşmak istemeleriydi…Paris’e adım attığımda, bir yanda Dada, öte yandaysa Altın Oran vardı. Altın Oran başımı ağrıtıyordu doğrusu. Bam! Bam! Bam!”

Salvador Dali, güncesinde, “Bir kez daha Sigmund Freud’a teşekkür ediyor ve büyük doğrularını daha yüksek sesle ilan ediyorum” diyerek, gerçeküstücüler üzerindeki Freud etkisini açıkça ifade ettikten sonra, tipik bir Dali havai fişeği patlatmayı da ihmal etmez: “Ben, Dali, derin bir tefekküre dalıp en ince düşüncelerimi ayrıntılarıyla çözümledikten sonra, şimdiye kadar farkına varmadan, tüm hayatım boyunca gergedan boynuzları yapmış olduğumu keşfettim…Gergedan, gergedan, kimsin sen?” Bu şaşırtıcı dehayı ve Bunuel’i, gerçeküstücü manifestonun yazarı Breton ile tanıştıran Joan Miro, Dali ile ilgili olarak şunları söyler: “Gençti, benden sekiz yaş küçük olmalı. Barcelona’da tanımıştım Dali’yi, zekâsı hemen dikkatimi çekmişti: Pırıl pırıl, kıvılcımlar saçan bir zekâya sahipti. Ancak bir an bile dost olmadım kendisiyle. Şimdi de artık görüşmeyi reddediyorum zaten. Kendisini görmeyi reddedişimin ona acı verdiğini biliyorum…Çok zeki biri olan bu adamın kişiliği, zekâsı ile aynı düzeyde değil, insanca bir güce sahip biri değil. Belirli bir âna kadar resmine ilgi duydum, sonra birdenbire taş gibi düştü, insanlık onuru denen şeyden yoksundu.”
 
Nefret ettikleri toplumsal değerlere karşı ‘skandal’ı bir silah gibi kullanan gerçeküstücüler, dine, militarizme karşı çıkarken, aralarından bir grup, bu eylem biçiminden kopup, devrimci sıfatını taşıyabileceğine inandıkları tek akıma, komünizme yönelirler. Bu devrimcilerin çoğu, varlıklı ailelerden gelen, burjuva düzenine isyan eden burjuvalardır. 6 Şubat 1934’deki faşist ayaklanmalar sırasında, ezilen bir işçinin parçalanmış beyninden kalan parçaları kasketinin içinde taşıyan, savaş sırasında toplama kampına gönderilen ve Sovyet ordularının yaklaştığı haberini alınca da onlara katılmak amacıyla kamptan kaçan, bu arada çığ altında kalıp uçuruma yuvarlandığı sanılan ve cesedi hiçbir zaman bulunamayan Pierre Unik; İspanya İç Savaşı’nda cumhuriyetçilerin safında çarpışmaya giden ve sonrasında, politik geçmişinden ötürü ABD’ye girişi engellenen Benjamin Péret; Alman işgaline uğrayan ülkesinin direnişine ‘Yüzbaşı Alexandre’ takma adıyla katılan René Char; ebedi bir asi iken bir devrimci haline gelmesini sağlayan Elsa ile tanıştıktan sonra gerçeküstücü ilkelerden uzaklaşarak komünizme yönelen Louis Aragon; direniş hareketinin büyük özgürlük şairi Paul Eluard; direnişe katıldığı için toplama kampına kapatılan, müttefiklerce kurtarıldıktan birkaç gün sonra tifüsten ölen Robert Desnos…

Gerçeküstücülük dönemi, aynı zamanda faşizmin de yükseliş dönemidir ve Dali’nin tercihi, Cumhuriyetçilere karşı Franco faşizminden yanadır. Dostu Lorca’yı kurşuna dizen faşizmden yana…Diğer yandan, onun Katolikliğinin, gerçeküstücüler arasında nasıl karşılanmış olabileceğine dair açıklayıcı bir olay, Breton’un evindeki bir akşam yemeğinde yaşanır: Magritte ve eşi, Bunuel ve nişanlısı, yemekte misafirdirler. Breton, başını tabağından kaldırmadan, kaşları çatık bir halde, bir iki sözcük dışında ağzını açmadan oturmaktadır. Birden, parmağının ucuyla, Magritte’in eşinin boynundaki altın zincire asılı küçük bir haçı göstererek öfkeyle bağırır, bunun bağışlanamayacak bir şey olduğunu söyler. Bir başka gün de, Breton, evinden hışımla çıkıp, bir din kitabı satıcısının tezgâhını yerle bir eder. Dali de, güncesinde, “Breton’un din hakkında artık hiçbir şey duymak istemediği bir anda ben, hiç kuşkusuz, aynı anda hem sadist, hem mazoşist, hem de paranoyak olabilecek yeni bir din yaratmaya hazırlanıyordum. Dinimin esin kaynağını Auguste Comte’un yapıtlarından aldım..Beni yavaş yavaş görkemi ile etkisi altına almaya başlayan Katolik kilisesinin hakikatine döneceğimizi daha o zamandan düşünmeye başlamıştım.” der.

Eluard’ın eşi Gala ile tanışmasıyla birlikte Dali’nin yaşadığı değişime dair yazılan en çarpıcı satırlar, Bunuel’in anılarındadır: “Dali heyecanlı bir şekilde bana, ‘Az önce müthiş bir kadın geldi’ dedi. Akşam hep birlikte bir şeyler içmeye gittik. Ertesi gün Dali’yi adeta tanıyamadım. Aramızdaki tüm görüş birliği yok olmuş gibiydi. O denli ki, ‘Altın Çağ’ın senaryosunu onunla birlikte hazırlamaktan vazgeçtim. Artık yalnızca Gala’dan söz ediyor, o ne derse aynısını yineleyip duruyordu. Tam bir değişimdi bu…Onun ‘paranoya-eleştiri yöntemi’ne hayran kalan Breton’la ilişkileri başlangıçta çok iyiydi. Gala’nın etkisiyle, Dali çok geçmeden dolar düşkünü bir insan haline gelecekti. Üç dört yıl sonra da gruptan kovuldu.” Sahiden de, Breton, Dali’nin adıyla oynayarak, ‘Avida Dollars’ ismini yaratmıştır, ‘dolar tutkunu, paragöz’ anlamında…

Dali ise, güncesinin en lirik satırlarını Gala için yazmıştır: “İki şövalyeyi düşlüyorum. Birisi çıplak, diğeri de öyle. Tamamıyla simetrik iki sokağa girmek üzereler. Atları, aynı bacaklarını kaldırarak sokaklarına giriyorlar, ama bir sokak keskin bir ışıkla aydınlatılırken, diğeri yumuşak, uzaklaştıkça kristalleşen bir ışıkla aydınlatılıyor. Birden sokaklardan birine kurşun gibi ağır bir sis çöküyor yavaş yavaş. İki şövalye de Dali. Biri Gala’ya ait olan Dali, öbürüyse Gala’yı hiç tanımamış Dali.”; “Ve Gala, koruyucu bir sevgi ifadesiyle bakıyor. Bu ifadeyi şimdiye kadar yalnızca Leonarda canlandırabildi.”; “Birinci: Gala ve Dali. İkinci: Dali. Üçüncü: Elbette ikimizi bir kez daha içine alan diğerlerinin tümü.”; “Bu Pazar, Gala’nın elâ, sualtı renkli gözlerini bulguladım, beni bütün gün kıpır kıpır hareketlendiren zeytin ağaçlarıyla aynı renk bu. Durmadan bu gözleri seyretmek geliyor içimden.”; “Teşekkür ederim Gala! Senin sayende ressam oldum.  Sen olmasan, yeteneklerime inanmazdım!”

Gerçeküstücülüğün en samimi eleştirisini Bunuel yapar: “Bazen düşündüğümde, gerçeküstücülüğün ayrıntılarda başarı kazandığına, buna karşılık temelde yenilgiye uğradığına karar veriyorum. Bu akımın yazın ve resim alanında çarpıcı bir yer edinmek gibi bir kaygısı yoktu. Her şeyden önce istediği, dünyaya yeni bir biçim vermek ve yaşamı değiştirmekti. Çevremize kısa bir bakış, bu konudaki başarısızlığımızı açıkça görmeye yetecektir…Mayıs 68 olaylarının, gerçeküstücülerle bir iki ortak noktası vardı. Aynı coşku, aynı bölünmeler, düşe aynı kucak açış, sözle eylem arasında aynı zor seçim. 68 öğrencileri de çok konuştular, az iş yaptılar. Breton’un söylediği gibi, eylem de skandal gibi olanaksız olmuştu artık.”

Bugünlerde İstanbul’da dolaşan Dali’yi ise, yine en iyi Dali anlatır: “Aziz Jacques günü/ yirmi beşinci gün / büyük bir şenlik vardı / arenada / tüm boğalar berbattı / bu da bir neden oldu / yakmak için manastırları…Babaannemin okuduğu bu şiir, İspanyol olmanın bütün tutarsızlıklarını özetliyormuş gibi geliyor bana…Evden çok uzak olmayan çadırlardan, o her zamanki karşı gelinmez şarkılar duyulmaya başlanıyor…Bu irticalen söyleyen şarkıcılar, bana karşılaştırılmaz zenginlikte bir duygusal yoğunluk tattırıyor…Her şeye gücüm yetseydi, üç dört sopa yiyerek cezalandırılmalarını emrederdim. Çünkü benim eskiden olduğum gibi değiller. Budala, spor düşkünü ve iyi olduklarını biliyorum. Onların yaşındayken sırt çantamda Nietzsche taşıyor ve kendi kafamla başkalarınınkini patlatıyordum.”

Yağlıboya tablolar, çizimler ve grafiklerden oluşan ikiyüzyetmiş eserin yanı sıra, el yazmaları, fotoğraflar ve sergi kapsamında düzenlenen konferanslar, film gösterimleri, çocuk eğitim programlarıyla, İstanbul’a konuk olan Dali; gerçeküstücülerin az rastlanır karşı çıkışlarını, pek çoğu doğrulanan sezgilerini, yakaladıkları rastlantısal birlikteliklerin kıvılcımlı imgelerini biraz olsun anlamanın yolunu açabilir. “Sinyor Kurşun. İspanya / Asılıp gidebilir bakışlarınız / Bir bulutun yedeğinde / Tabii Lorca gibi sizin de / Gözlerinizi bağlamazlarsa”…
‘Remzi Kitap Gazetesi’, Aralık 2008

 

 

 

 

TÜRK AYDINININ SİVAS’LA İMTİHANI

Türkiye’nin kuruluş felsefesi anti-emperyalist bir felsefe olduğundan, emperyalizm bu felsefenin yaratıcısı ve eylemcisi olan Mustafa Kemal’i elbette aşındırmak isteyecektir. Özgürlük ve bağımsızlık alanında, ‘sistem’e ve yurdumuzdaki işbirlikçilerine karşı gösterilecek direnişin, kültür alanında da gösterilmesi gerekirken, sanatçı aydınların ikircikli tutumları, akıl almaz boyutlara ulaşıyor.

“Düşmanla temas ânı, onu teslim almak için değilse, ona teslim olmak içindir” diyor Subcomandante Marcos. Genç-yaşlı, çırak-usta, hiçbir sanatçı, Cumhuriyet düşmanlarının hiçbir etkinliğine katılmamalı, gazete-gazete kitap eki-radyo-televizyonlarında yer almamalı, telif-ödenek-yemek-içki-konaklama, vb. her ne ad ile olursa olsun, onlardan gelecek ödemeleri kabul etmemelidir. Bunu yapmayıp temas kurmanın peşine düşüldüğünde, ölçü, Marcos’un belirlediği ölçü, gerisi teslimiyettir.

Bu düşüncelerimi, iktidar partisi belediyelerince desteklenen şiir festivallerine ilişkin tartışmalarda, Fethullah Gülen’in gazetesinin kitap eklerinde yazmaya teşne şair-yazarlarla buluşmalarda yazıp söylediğimde, ya sessizlikle ya da kendilerini bile ikna edemeyen açıklamalarla karşılaştığımdan, “İkinci bir Sivas da yaşansa, bazıları yine hiçbir şey anlayamayacaklar” diye düşünmüştüm. Karşımızdaki zihniyet, kendi yazarları Alev Alatlı’nın yazısını bile sansürleyen; “Türkân Saylan’ın okullara müstehcen kitaplar dağıttırdığı, dine hakaret ettiği” konulu haberler yapan; Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, kanunların kendisine verdiği yetkiyi kullanarak, sağlık durumu kötü olan mahkûmları affettiğinde, “Sezer, yine PKK’lı affetti” diyebilen; Che Gueavara’yı “cani”, 68’lileri “darbeci” ilan eden; aydınlık cumhuriyetten yana yurtsever-devrimci insanları ve laik cumhuriyeti hedef göstermekten çekinmeyen bir zihniyettir. Ne var ki, bu zihniyetin gazetelerinde kalem oynatmayı, davetlerinde şiir okumayı, şarkı söylemeyi, konuşma yapmayı ‘hoşgörü, diyalog, farklılıkların birlikteliği’ olarak yorumlayanların egemenliğindeki sanat-edebiyat dünyamızda.tam bir uyuşukluk, hantallık, düşünce-eylem tutarsızlığı yaşanmaya devam ediyor. Karabük’e, AKP belediyesinin davetlisi olarak giden yazarlarımızdan Latife Tekin’in uğradığı saldırıya yönelik ardı ardına yayımlanan ‘kınama’ ve ‘lanetleme’ bildirilerini de bu bağlamda ele alıp irdelemek gerekiyor.
 
Tüm kaleleri zaptedenler, tüm tersanelere girenler, memleketin her köşesini bilfiil işgal etmiş gözükenler, yurt duygusu taşımayan köksüzlerdir. Kendi öz değerlerine düşman olanı her bir olayda teker teker lanetleme gereği yok, doğal olan zaten böyle davranmalarıdır,  iç tutarlılıkları vardır. Tutarsızlık, onlardan demokratlık, aydınlık düşünce ve tavır, hümanist anlayış beklemektir. Marcos ruhuyla aramızda yaşayan Edip Akbayram, cumhuriyet düşmanlarının hiçbir davetine katılmayarak sağlam bir ölçü belirliyor. Devrimci, yurtsever, onurlu insanların çıtası budur. Bu davetlere ille de katılacak olanlar, öncelikle sözünü ettiğimiz çıtayı vurgulamalı ve bu çıtanın gerisine düşmeyi göze alarak o davete katılmış olmalarını gerekçelendirmelidirler. Savaştığınız düşüncenin temsilcilerinin davetine katılmak ve sonrasında “Karabük’te yaşananları diğer AKP belediyelerine mal etmediğini” söylemek, bu çıtanın gerisine düşmektir. Kendisini yazarlardan çok şairlere yakın duyan ve uzunca bir süredir mevcut iktidara muhalif bir söylem sürdüren Latife Tekin, Yunanlı yurtsever şair Yannis Ritsos’un, işkence altında yaşadığı Albaylar Cuntası döneminde, kendisine pasaport verip yurtdışına göndermeyi öneren İçişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Patagos’a söylediklerini hatırlayacaktır: “Bana pasaport vermeye yetkiniz yoktur!”

Sanatçıların halkla buluşabilmeleri, belediyelerin ya da diğer kamu kurumlarının sunacağı olanaklara bağımlı değil. Karabük’te bir başka etkinlik düzenleyerek, sendikalarla, işçilerle, gençlerle, kentin aydınlık-ilerici yurttaşlarıyla buluşma gerçekleştirilebilir. Cumhuriyeti yıkmak için seferber olanların hiçbir yetkileri olmadığı gibi, hantallıktan, uyuşukluktan, uzlaşmışlık, mızmızlıktan, üç beş lira telif ücreti-iki üç gün ücretsiz konaklama zaaflarından kurtulabilen her sanatçının ve  cumhuriyetçi yurttaşın da üzerine düşen sorumluluk vardır. En büyük güçlüklerin içindeyken, üstünde dizeleri yazılı desenlerin satışından elde edilen ve elinde baston ve çanta varken arabaya binmeye çalıştığı sırada gömlek cebine sokuşturulan hatırı sayılır bir parayı, evine varır varmaz bir zarfa koyarak geri gönderen yüce gönüllü şair Enver Gökçe’nin küskün ama savaşçı ıslığı, Cumhuriyet düşmanlarının ödedikleri telifleri almakta sakınca görmeyen sanatçıların, şairlerin gürültülerini bastırmaya yeter.
 
Godard’ın dediği gibi, belki de, “Entelektüel devrimci olabilmek için, entelektüel olmaktan vazgeçmek gerekiyor.”
‘Cumhuriyet’, 04.07.2008

HELAL OLSUN O BÜLBÜLE, O BAYRAM’A, O NİHAT’A…

“Öyle bir an gelir ki insanın sözcüklerle anlatması gerekir kendini. Üstelik resimlerim gizli bir günce de değil ki, kendini dışarı vuran bir saldırı gücü yalnızca.” der Katalan ressam Joan Miro. Öyle bir an gelmiş ve Bayram Gümüş’ü anlatmak, bir yaranın ucunu kanatmak, kırık dalın acısını aramak, söz büyücüsü Nihat Behram’a boyun borcu olmuş, ‘Hayatın Renkleriyle Ruhumuzu Emziren Yalın Yürek’i yazmış şair.

Naif resmin öncülerinden Gümrükçü Rousseau’nun mezar taşında, onu en iyi anlamış olan  Apollinaire’in dizeleri kazılı;  Eluard, daha 1927’de, eleştirmenler kaleme davranmadan yıllar önce, ‘Joan Miro’ başlıklı bir şiir yazdı; Delacroix’nın önemini yetkinlikle belirleyen, Baudelaire oldu. Eloğlu’ndan Altıok Metin’e, Oktay Rifat’tan İlhan Berk’e nice şairimizin ressamlığı; Ece Ayhan’ın ‘Hay Hak! Söyleşiler’inden Ahmet Oktay’ın ‘Resim Yazıları’na, şairle ressamı buluşturan kitaplar bilinir de, Osmanlı sarayındaki Matrakçı Nasuh minyatüründen Kütahya köyündeki Hüseyin Yüce resmine ya da Gürcü Pirosmani’ye çizilecek bir hat var mıdır, pek sorulmamıştır, Nihat Behram bunu sormamıza vesile oluyor. Salonlar, piyasalar, sanat sevicileri anlayıp sevsinler diye değil, onların hiç anlayamayacağı biçimde, yaprağın damarlarından sızar gibi.

Orhan Taylan demiştir, Osmanlı minyatüründe hem Bizans’tan, ikonalardan hem İran’dan etkiler vardır ve Türk resmi, minyatüre dayandırılamaz. Sanat tarihi perspektifinden, akademik pencereden bakıldığında doğrudur da, şair bakıyorsa meseleye, her şey değişir. Matrakçı Nasuh’u, Nakkaş Osman’ı belki de hiç görmemiş bir Bayram Gümüş, onlarla el, ruh, düş, büyü ikizidir kuşkusuz. İki ördeğin, bir sopayı sedye gibi ucundan tutup, kuraklıkta susuz kalan bir kaplumbağayı taşıyarak kuraklıktan kaçırışını gösteren minyatürü yaratan ruhun ikizini bulmak, köklerine doğru bir ürperti yaratır şairde, belki de, nice resimler yapmış babasının ‘Miras’ıdır bağrında uğuldayan. ‘Manastır Kuşçusu’ndan ‘Kuş Takvimi’ne, ve daha dünya / yaralı, yavru bir kuşun uçuşudur diyerek gelen şairin, simurg, hüdhüd, hümâ, leylek, güvercin, turna, bülbülle kanatlanan minyatürlerle, arabayı bile kırlangıç uçuşu sürerken yoldaki kaplumbağayı ezilmekten kurtarmak için aniden frene basan bir ressamı buluşturmasından daha doğal ne olabilir? Define aramaktadır şair,Deniz dört denize dökülen dört ırmağın taşıdığı mıknatıs çekiminde, yürek kınından sıyırma gülüşü kuş sesini anımsatan dostu Zeko ile..

Deniz., uçmayı kesintisiz öğrenegelmiş kocaman bir kuştur, der, Leton şair Guntars Godins. Bizim Deniz ve arkadaşlarının, o kesintisiz uçan kocaman kuşların idamları nedeniyle yapılan eylemlerden birinde taşıdığı bombalar üstünde patlayan ve iki kolu-bacağı kopan İbrahim Cenet’e şiir adarken hangi duygudaysa şair, işte yine o duygusunu soluyoruz Bayram Gümüş’e yönelişinde: Doğrudan, açık, kendiliğinden…Yorumu, tartışmayı, ölçüp biçmeyi gerektirmeyen, sahici, katışıksız, çıkarsız, özentisiz, cakasız…Ama edalı, nazlı, delikanlı; kederli, sevinçli, başkaldıran; ince, içli, rüzgârlı; dertleşmedeki içtenliğiyle yarışılmaz

Anlık etkilerin patlama sesleri var bu kitapta, klarnet ile pilli radyo var. “Boşver Amerika’yı mamerikayı” var bu kitapta, Kadıköy otobüs durakları var. Alüminyum fabrikasında işçilik yapan çok sevgili dayı var bu kitapta, Kimin aile albümünde böyle bir fotoğraf yoktur / Kimin elbette böyle bir dayısı olmadı burukluğunda inildeyen gazeller var. Zekâi Bostancı, Nevzat Metin, Edip Akbayram, Kasım Koçak, İbrahim Çiftçioğlu var bu kitapta, Çalgıcı Bayram ve Gırnatacı Omar ve Zıvarıklı Gelin ve Âşık Veysel var. Zeytin ağacı, çilek, çayın dil buracak denli demlisi var bu kitapta, 1977 model Pontiac, 56 kırmızı Chevrolet var. Okulun en güzel kızı var bu kitapta, okuldan kaçıp güvercin kümesi dağıtmak var. Sorular var kitapta: Öfkenin rengi ne? Hangi renk ufuktan sağılır? Filiz hangi renkte gülümser? Dal ağlarken gözyaşı hangi renk damlar? Bebeğin dişi hangi renk acır? Özlemin rengi ne?…Aynı hızda yanıtlar.

Ne yok bu kitapta?…Kum üstündeki izler gibi esintiyle silinip götürülecekler yok. Karmaşıklık, sorumsuzluk, bulanıklık yok. Tüm renkler var, umutsuzluğun rengi yok.

Dağlarca, Toroslar’a metafor diye değil, “Bademden bir dal almadın mı?” sorusuna, “Kıyamadım” yanıtı gibi dolaşıyor satır aralarında. Gerdana dökülen tel incinmesin diyen Karacaoğlan, mezar başındaki bir telefon konuşmasında yankılanıyor. İsmail Demircioğlu’nun sesi, tomurcuğun açması doğallığında duyuluyor. Naiflik, okura yükleniyor. Yurtseverlik, olmazsa olmaz bir hal alıyor. Çocuk, şiir, resim, kuş sanki eş anlamlı oluyor.

İlk yuvasını doğada, doğal koşullarda yapan bülbülü, dünyada hiçbir kuşçunun kafese alıştıramayacağını; evcilleştirme, kafese alıştırma dayatmasına, kafesin tellerine çarpa çarpa kendini öldürerek cevap verdiğini duyunca, naif resmin değerli temsilcisi Bayram Gümüş, “Helal olsun o bülbüle!” diyor. Resim yaparak her şeyden önce kendine müdahale eden, kendini dindiren, hayallerini tuvalde toplayan, var olanın ötesine ulaşmak isteyen, sadece toplumda sunulanı değil doğada sunulanı da kabul edemeyen, arnavutkaldırıma asfalt dökülünce canı yanan, kuruyan toprakla kuruyan, kendini boyayla savunan ressama da; İsviçre-Türkiye arasında sayısız uçak yolculuklarında, hiçlik elle tutulurcasına yakınken, çocukların babalarıyla ilk boy resimlerini hatırlayıp hayatın şarkısını söyleme inadında kim bilir hâlâ nasıl süslüyor beni / o yusufçuk sesleri dizelerini unutmayan, naif bir ressamın kişiliğinde masumiyetin izini süren; şiirini, romanını, masalını, anlatısını okuduğumuzda aynı zamanda özyaşamöyküsünü okuyabildiğimiz yalın yürek şairi de aynı coşkuyla selamlıyoruz.
Nihat Behram – Hayatın Renkleriyle Ruhumuzu Emziren Yalın Yürek Bayram Gümüş, Everest Yayınları, Ekim 2007
‘Cumhuriyet Kitap’, 14.02.2008

BİR YOLCULUĞA YA DA YALNIZLIĞA HAZIRLIĞIN FOTOĞRAFI

herkes boğulacak yaştadır orda, türkiye’de, altmışlı yıllarda ve daima…korkusuz belki ama umutsuz değil ve uykusuz, aklımız kendimizin yapacağı bir şeylerde, işte yine yan yana.

az mı hergelelik ettik, emekli polis memuru oğlu ismet’le il ziraat müdürü haydar bey’in oğlu namık, çankırı’nın toza bulanmış sokaklarında…hatırlar mısın hani tavşan kadir’in yerine giderdik, sahi neden tavşan kadir derlerdi ki adama?..içtiğin gazozdan bir fırt istediğimde şişenin içine tükürdün, elbet ben de tükürüp… belki böyle böyle öğrendik paylaşmayı. insan ne tuhaf, ne tuhaf şey hafıza. sen o zaman da kendinde bir yerlere bakar gibiydin, sen o zaman da uzaklara…yabancı dillere meraklı, sıra arkadaşım, hülyalı bir çirkin çocuk. ne kadar güzeldi fransızca öğretmenimiz ve ne kadar güzeldi taşrada bir fransızca öğretmenine âşık olmak. bir gün de ne olmuşsa olmuş, birine fena kızmış, camını çerçevesini indirmeye gidiyorduk da sen vazgeçip dönmüştün gerisin geri. korkudan değil, kimseye, hiçbir şeye zarar verememekliğinden, belki kendinden başka.

şimdi üniversite kantinindeyiz, ankara…odasını basıp istanbul hukuk fakültesi dekanını tartaklamaktan aranmaktayım, türkiye işçi partisi rozeti mi yakamda? sen yenice sigarasına devam, dumanı boldur diye ve duman sanki ciğerlerine değil gözlerine dolmakta.

belki de ölüyorsun, ağzında kırlar ve yıldızlarla

cebimde bazen yemiş, bazen birkaç kuruş ya da…sorma…
senin cebinde sade ellerin…çocukluktan delikanlılığa…

kırk sene sonra kim bilir nerde oluruz ismet? bakarsın ben bir savcının anıları, sense bir yusuf masalı’nda…

       * * *
yüzüm beni herkesten saklıyor namık; gövdem burda, gömleğim, kravatım…yüzüm başka dünyada. the people, yes diyen bir şair var, hiç okudun mu bilmem, beynimde nice sözcük, nice uçurum, nice mana, hani belki evet, insan ya da başka bir mısra…ama boşver şimdi bunları, sen hem hukukta öğrenci, hem bazen kamyon bazen taksi şoförü, bir yandan da kavga…

sahi ataol nerde, seninle çocukluk ettik, onunla şairlik edeceğiz, ikisi çok mu farklıdır ki? partide buluşup şiirler okuduğumuz oluyor, o çokça heyecanlı, atak ve muhakkak şair olacak, bir gün mutlaka

kırk sene sonra mı dedin? annenin adı da ismet ya, kırk değil kırk bin sene geçse senin bana muhabbetin daimdir. şimdi ben uyusam bir dağın benimle uyuduğu oluyor, gırtlağımda bir harf büyüyor, gırtlağımızda

kırk sene sonra belki ben koskoca adam, beş vakit namazında. ama türkiye için senden bir beklediğim var, sen de benden umudunu kesme.

haydar amcamın ellerinden öpmeyi unutma.

‘Sonra Edebiyat’, Mayıs-Haziran 2007

NİKOS, ARAM, HASAN…VE İSMET ÖZEL!

“Bugüne kadar milliyetçilik çok dar çevrelere, bir partiye has bir şeydi. Şimdi milliyetçi dalga yayılacak. Karşınızda sağcısıyla solcusuyla, işçisiyle işvereniyle kalabalıkların bir milliyetçi üslubunun, söylemlerinin olduğu bir Türkiye görebilirsiniz.”
12 Mayıs 1999 tarihli Milliyet gazetesindeki söyleşisinde böyle öngörmüştü İlber Ortaylı ve eklemişti: “Hayırlı olup olmadığı başka bir şey. Ama gelişim budur. Tek yapılabilecek şey, giderek entegre olduğunuz Anglo-Amerikan dünyayı yeni baştan gözden geçirmenizdir. Ama maalesef Türk entelektüel hayatının en zayıf yönü budur. Batı medeniyeti hakkındaki bilgilerimiz çok naiftir. Bizim Batı medeniyetini Evliya Çelebi’den daha zekice ve daha bilgiyle tandığımızı sanmıyorum…Bu aşırı pragmatizmden, kurnazlıktan gelir. Bu da bir tarzdır. Ama insanı çok uzağa götürmez…Türklerin bulundukları çevreyi çok iyi gözden geçirmeleri, karar almaları ve ona göre politika izlemeleri gerekiyor.”

Her kesimden milliyetçilerle, onlara  karşı koymaya çalışmaktan ötürü şüpheli addedilenlerin mücadelesi yaşanıyor bugün. İsmet Özel’e göre, “Ne milliyetçilik yükseliyor, ne de devletçilik. Her ikisi de baş aşağı gidiyor. Türkiye’de yükselen Hıristiyanlaşma ve sermaye düzeninin zorlamalarına boyun eğiştir…Linç bir ayrıksılığın sonucuysa, milliyetçiliği linç kültürünün tarihsel kökeni kabul etmek ancak Yahudi zihniyetinin uzantılarından biri olabilir.” Şairin asıl çarpıcılığı(!), “Milliyetçiliğin itaatsizlerin kültürü olarak yükselme ihtimali, hem itaat edenleri, hem de itaat ettirenleri korkutuyor.”  cümlesinde saklı olmakla birlikte, elbette, Kürtlerle ilgili söyleyecekleri de vardır: “Urfa’da Fransızlarla çarpışanlar Kürt müydü Türk müydü? Demek ki burada rol oynayan şey etnisite değil, tarihi rol. Yani tarihi rol gereği orada Fransızlarla çarpışanlar Kürt değil Türk idiler. Yani onlar Türk olmasalardı savaşmayacaklardı.”

İsmet Özel, Türkiye’nin her çalkantılı döneminde yaşadığı dönüşümlerle, sosyalizm, İslam, milliyetçilik gibi temel meseleleri tartışmamıza vesile oluyor. Edebiyatımıza ‘Of Not Being A Jew’ isimli bir şiir kitabı armağan etmekle kalmayıp, yıllar önceki bir konuşma metnini içeren kitabının ismini de ‘Kalın Türk’ olarak belirleyen İsmet Özel’den yola çıkarak, toplumuzunun en yakıcı sorunlarından birini, ‘kimlik meselesi’ni anlamaya çalışmak gerekiyor.

Türk kime denir, Türklük nedir? Özel’in tanımıyla: “Kâfirle çatışmayı göze alan Müslüman’a Türk denir”, “Türklük doğrudan doğruya dünyadaki haksızlıkların karşısına dikilme cesaretinin adıdır… Türklük, tarihi bir roldür… ‘Hepimiz Türk’üz’ diyen insanlar ‘Biz Türkiye’nin yükseltilmesi için yaşıyoruz’ demiş olurlar.”

Bu ülkenin önde gelen bir şairi, “Hepimiz Ermeni’yiz diyen insanlar…Onlar, Türkiye’nin bir geleceği olmadığını, olmasının da pek gerekli olmadığını düşünen insanlar olmalıdır.”  diyor. Her birimizi ‘entelektüel namus’a davet ederek ekliyor: “Ben, ‘Kürt realitesini niçin inkâr etmeliyiz?’ diye bir yazı yazdım, Süleyman Demirel’in ‘Kürt realitesini kabul ediyorum’ sözünden hareketle. Demirel, 1980 sonrası siyasi hayatına bu cümleyi söyleyerek devam edebildi. Dolayısıyla kalburüstü insanların hepsi bu realiteleri kabul eden insanlardır. Biz realiteleri inkâr ederek işe devam etmek istiyoruz. Entelektüel namustan söz ediyoruz. Birisi Türkiye aleyhine bir şey yapıyorsa ‘Ben bunu Arnavut olduğum için yapıyorum’ desin mesela. ‘Benim memleketim değil nasıl olsa burası’ desin. ‘Burası benim memleketim’ deyip adını koymuyorsa o da entelektüel namus değildir.”

Kalburüstü olmayıp da Kürt realitesini kabul edenlerin söz alması gerekir. “Hepimiz Ermeni’yiz” diyebilenlerin sesinin duyulması. Bu ülkenin Yahudilerinin konuşması. Türk ve Türklükle ilgili başka tanımları arayanların, arayışlarını paylaşması. “Burası benim memleketim” diyerek her dediğinin adını koyanların haykırması… Şairimizin tumturaklılık ve şaşırtmaca merakını bilsek de, sahiden yaşamsal önemde olduğu için meseleyi irdelemek mecburiyetindeyiz.

Modern milliyetçilik anlayışını ‘ülke’ye dayandırma çabası Yeni Osmanlılar’la başlamış olan bir çaba. Yeni Osmanlılar, Tanzimatçıları yeni soylular yaratmakla ve sokaktaki insanı unutmakla suçladılar. İki önemli yenilgiye uğradılar: İlk olarak azınlıklar, Osmanlı’yı ‘ülke’ saymadılar. İkinci olarak da taşra, iki biçimde karşı koydu bu çabaya: ‘İslam milliyetçiliği’ ve  ‘ırkçılık’.

Bizde ırkçı-milliyetçi görüşün ilk temsilcisi, Nâzım Hikmet’in büyük dedesi Mustafa Celaleddin Paşa ve onun 1869’da Fransızca yayımladığı ‘Eski ve Yeni Türkler’ adlı eseridir.
Irkçılık, Türkiye’de bürokratik aristokrasi tarafından ‘adam yerine’ konmadıklarını hissedenlerin, İslam’a paralel olarak çalışan, iman kaynağıdır. Nihal Atsız’ın ilk neşriyatında ırkçı grupların kendilerinden Birinci Dünya Savaşı’nda ‘süpürge tohumları’ ile beslenerek büyümüş bir nesil olarak bahsetmeleri bir tesadüf eseri değildir. Kökleri derinde, ancak her an   Yahudi komplosu deşifre etme hastalığına  kapılmamış herkesin görebileceği netlikteki ırkçı damara belki de tarihimizde saplanan en keskin bıçak ‘Hepimiz Ermeniyiz’ onurlu haykırışı olmuştur. Bunu tespit ederek devam edelim  zira, “Kâfirle çatışmayı göze alan Müslüman’a Türk denir” tanımlamasının yanında Türkiye vurgusu yapmakta ısrar eden İsmet Özel’i anlamak için ırkçılığa değil İslam’a  bakmak gerekir.

Bir toplumun temelinde, onu ayakta tutan bir ana ilke varsa, Osmanlı’da bu ‘gaza’ ilkesidir. Kâfirle çatışmak ve İslam umdelerini yaymak prensibi üzerinde yükselen bir toplumdan Türkiye Cumhuriyeti’ne ve orada yaratılmaya çalışılan yurttaş kavramına gelindi tarihsel süreçte. İsmet Özel, “Türkiye’de kâfir diyemiyorsunuz. Yani dinler arası diyalog, yok cart curt, hoşgörü falan filan…Türkiye’de kâfir sözü hasıraltı ediliyor. Türkiye’de kâfir var mı yok mu? Yalnız Türkiye’de değil dünyada. Yani Müslümanlar kime kâfir derler. İnsanlar bunu netleştirmekten kaçıyorlar. Kaçıyorlar mı kaçmıyorlar mı?…Bugün dünyada yürürlükte olan sisteme evet mi diyorsunuz hayır mı diyorsunuz? Evet diyorsanız Amerikanlaşmayı ister istemez kabul edeceksiniz. Hayır diyorsanız Türkleşmeyi kabul edip mutlaka İslam’la tanışmak mecburiyetindesiniz. İslam’la şereflenmek mecburiyetindesiniz.”  derken yurttaş kavramını çıkarmış görünüyor sözlüğünden. Referansı ümmet olsa gerektir.

Peki, herkesin Türkleşmesi gereğinden söz ederken ırkçılık ithamlarını şiddetle reddeden İsmet Özel, Orta Asya’daki Türklük anlayışına mı gönderme yapmaktadır? Bakalım:

Türklük bilincinin çok eski devirlere kadar gittiğini bize bildiren vesikalar mevcut ancak Türklük bilinci Türk milleti bilinci demek değildir. Türk tabiri, Orta Asya’da, esnek, her zaman aynı etnik grupları içine almayan bir kavramdır. Türklük şuurunda bir ‘kan’ meselesi bahis konusu değildir. ‘Türk’ten, Türklere mahsus olduğu kabul edilen sosyal müesseseleri kabul ederek onlara göre ve beraberlerinde getirdikleri değerlere göre yaşamayı kabul etmiş olan kişi ve gruplar kastedilmektedir. Bu müesseselere göre yaşayanlar devlet kurmayı başardıklarında onlara katılanlar artmakta fakat kara günlerinde de ‘Türk’ler azalmaktadır. (İsmet Özel’in ‘Kalın Türk’ arayışı bu tarihi gerçekliğe bir göndermedir.)

Sistemin içine girmeyi kabul edenlerden sosyal müesseseleri tamamen benimseyenler de ‘Türk’ olarak kabul edilmektedir.

Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun kurulması ve Anadolu Selçuklularının ortaya çıkmasıyla bu siyasi ve sosyal müesseseler Anadolu’ya intikal etmiştir. Bir nevi Türk aristokrasisinin yerini gittikçe artan bir hızla merkezi bürokrasi almıştır.

Bu ikilik bir diğer planda kendini merkez-taşra rekabeti şeklinde göstermektedir. Bir tarafta eski Türk ananelerine sadık taşra, diğer tarafta her etnik gruptan devşirme usulüyle toplanan bürokrasi. Bir taraftan halk edebiyatı, Türk dili, diğer taraftan divan edebiyatı. Bir taraftan kentlilerin ‘Türk’ tabirini kaba, göçebe anlamında kullanmaları, diğer taraftan Türk olmakla övünen kişiler. Hatırlayalım: Felâtun Bey ile Râkım Efendi’nin Felâtun Bey’i, Plato adını Osmanlı Felâtun’a tercih eder; Araba Sevdası’nın kahramanı Bihruz Bey, “barbarca” olarak nitelendirdiği eski Türk göreneklerini küçümser..

Ziya Gökalp “Sen bu müessese ve ananelerin yoğurduğu insansın.” diyerek ‘ülke’yi, sınırları olan bir toprak bütününü ideolojisine katar,  ırkçı olmayıp milliyetçidir. “Müslüman olmak Türk olmak demek değildir. Fakat Müslüman olmadan Türk olunmaz.” diyen İsmet Özel de, Müslümanlıktan ırkçılığa savrulmuş değil, Türkiye’nin belki en önemli kırılma noktası olan ‘kimlik’ konusunda dayanak noktaları arar durumdadır. İsmet Özel’in ‘Türk’ünün ayırıcı özelliği ‘kan’ değil, kişinin kabul ettiği sosyal müesseseler ve değerler silsilesi, en başta da İslam’dır.

Bu noktada, mirasçısı olduğumuz Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisini nasıl tanımladığına, dışarıdan nasıl görüldüğüne ve bu temeller üzerinde yükselmeye çalışırken bizi nelerin bekliyor olabileceğine, şairin yol göstericiliğinden ne kertede yarar umabileceğimize bakmaya çalışalım:

Osnanlı toplumu, çok dinli, çok kültürlü bir toplum olmakla birlikte, Osmanlı kimliği, Türklüğün ağır bastığı bir Müslümanlıktır. Osmanlılık denilen kimlik, üst sınıfları kapsayan bir kimliktir. Belli kültüre, ideolojiye, yaşam tarzına sahip yatay bir tabakanın kimliği. Müslüman köylü ile Rum ya da Ermeni köylünün sıkıntıları müşterek olmakla birlikte, etnik kökenlerine göre değil dinsel bağlılıklarına göre ayrılan bu unsurların da birbirine karışmadıklarını, böyle olunca kargaşanın da asgari düzeyde kaldığı bilinir. Örneğin, Elence konuşmayan Hristiyan Araplar da ‘Rum’dur. Gregoryen, Katolik ve Protestan Ermeniler ayrı ayrı milletler sayılır. Yasal çerçeveyi oluşturan, İslam şeriatı ile Türk örf’üdür. Türk ve Müslüman olmayan cemaatlerin son derece mutlu ve huzurlu yaşadıkları görüşü ise, tarihsel gerçeğe uymamaktadır. İmparatorluğun son döneminde bilhassa Hristiyan unsurların ‘tehdit’ olarak algılanması, bu unsurların yabancı güçler tarafından imparatorluğu parçalamak amacıyla seferber edilmelerinden kaynaklanmaktadır.

Osmanlı’nın dili Türk, ordunun komuta dili Türk, yazışmalar Türkçe. Dil konusundaki Türklüğe rağmen, kimlik bilinci haline gelmiş bir Türklük değildir söz konusu olan. Kendisini ‘Türk’ olarak tanımlamaz Osmanlı,  ‘İslam’ın kılıcı’olarak görür; Müslüman imparatorluktur ama temel unsur Türklerdir. Hanedan ve tebaanın çoğunluğu etnik açıdan Türk olmakla birlikte, ‘millet-i hâkime’ denildiğinde kastedilen Türkler değil Müslüman tebaadır.  İmparatorluğun son döneminde, bizde tarih felsefesini başlatan İslamcılar, sonra Osmanlıcılar ve nihayet Türkçülerin fikir münakaşaları bilinmektedir.

Bu noktada İsmet Özel’in şu cümlelerini okuyalım:
“Şimdi bakınız son zamanlarda moda olan tabirle Türkiye Devleti bir ulus devlet ise –ki bana göre değildir o ayrı konuşulacak şey- ama o kavram çerçevesini kabul ettiğimizi düşünelim ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ulus devlet olduğunu varsayalım, şimdi ulus devletin ilk etkinliği İngilizce’de ‘nation building’ dediğimiz millet inşa etme safhasıdır. Türkiye’de bir kere kültürel manada bir şey yapılmadı demiyorum, yapıldı tabii, ama bu bir millet inşa etme gayesiyle gerçekleştirilen bir etkinlik değildi. Dolayısıyla benim milletle laf anlatacak dili kurmak işinden önce, millet olayının belirgin hâle gelmesine katkıda bulunmak gibi bir misyonum var.”

Ve yanıtlayalım:
Türk ulusal kimliğini ele alırken ‘nation building’ (ulus kurmak) kavramını kullanmak anlam ifade etmez çünkü bu kavramlar başka yapıları açıklamaya yarar, Türkiye’yi de, karmakarışık Balkanları da, Batı Avrupa dışındaki pek çok yeri de açıklamakta işe yaramaz. Osmanlı, fethettiği topraklara koloni değil vatan gözüyle bakar. Türklük bilincinin gelişmesi, 93 Harbi ve Balkan Savaşları ile uğranılan kayıplar sonrasındadır. Türklük, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde, sınırlar dahilinde kalan son unsurun ulaştığı kimliktir.

Türklük, belli bir misyon yüklenmiş gözüküyor. İslam’ın geri çekildiği bir tarih döneminde sahneye çıkarak önce Selçuklular, ardından Osmanlılar, topraklarını genişletmişler. Boşnakların, Arnavutların İslam’ı benimsemesi sağlanmış. Altıyüz yıl süregiden devasa bir imparatorlukta, hareket kabiliyeti yüksek bir toplum tipi. Matbaanın Avrupa’da yaygın kullanımı da Türk anti propaganda metinlerini basıp dağıtmak için; o hâlde Türklüğün karşısına dikilen de Hristiyanlık olmuş. Ancak Müslüman olunmasa da Batı ve  Batı’nın Hristiyanlığı ile karşı karşıya gelmek kaçınılmazdı. Rusya buna örnektir. Bir an için dini merkeze alan bakışı kabul etsek bile, yürürlükteki Anglo-Amerikan egemenliğin karşısına dikilmek için Müslüman olmanın gerekmediği, Ortodoks Rusya’nın Batı ile günümüzde de süren mücadelesiyle kanıtlanmaktadır.

Türkiye açısından sorunu büyüten noktaya gelelim, 1925’teki Kürt ayaklanmasıyla başlayan süreçten 1940’lara. O yıllarda Almanlarla Ruslar arasında gidip gelen ülkemiz yönetiminin Türkçüleri tehlike olarak görüp bastırması ve “Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içindekiler Türktür” anlayışının öne çıkarılmasıyla, Balkanlar, Orta Asya ve başka yerlerdeki Türkler göz ardı edilerek yaratılan suni kimlik ve tarihle bugün geldiğimiz noktada hiçbir temel meselemiz üzerinde anlaşamayan insanlar olarak yaşıyor oluşumuz…Yunanistan’da da Türk’e Müslüman azınlık demek gerekir örneğin; en büyük Yunan bayrağını, nüfusunun çoğunu Türklerin oluşturduğu İskeçe meydanında görürsünüz. Elbette, yaşanan tarih ve kültür birliği dilde birlikten de başka ortaklıklardan da önemlidir ancak henüz yaralar tazedir, Osmanlı’nın parçalanmasının yarattığı sancılar henüz dinmemiştir. Türkiye sınırları içerisinde yaşayan her unsur da kendini Türk olarak tanımlamaya zorlanmakta, milliyetçiliğin yarattığı krizlere çözüm üretilememektedir.

İsmet Özel de, Türkiye’den söz eder gibi görünürken, aslında ‘gaza’ prensibiyle varlık bulan, İslam’ın kılıcı bir Türk’ten söz etmektedir. Bu da, kendisine ‘Türk’ diyen, içindeki her unsurun kendisini ‘Türk’-‘İslam’ olarak tanımladığı bir düşler imparatorluğu olsa gerek, İsmet Özel’in zihinsel işleyişine uygun tek unsurlu bir imparatorluk paradoksu!

İstiklal Marşı Derneği’ni ‘farz-ı kifaye’ olduğu için kurduğunu söylerken de aynı paradoksu yaşıyor Özel. Katılım bekleyen bir sosyal faaliyettir dernek kurmak, belli sayıda kurucu gerektirir. Farz-ı kifaye olan ibadet ise, bir kişinin yapmasıyla diğer kişilerin üzerinden düşen ibadettir, cenaze namazı kılmak gibi. Konferanslarından  birine “Söylediklerimden bir şey anlayacağınızı zannetmiyorum” diyerek başlayan şairin yalnızlığı ile, büyük Arapça uzmanı Helmut Ritter’in, çelloyu kendi duyacağı kadar çalışındaki yalnızlığı kıyaslamıyorum. Birinde megalomani var, diğeri Batı insanının varoluşsal yalnızlığı. Şaire yakışan yalnızlıksa, Kafkaesk bir yalnızlık olmalıydı, “insanlarla dolu bir yalnızlık”…

Öyleyse ne yapmalı?

İlkel kabilecilik kalıntısı milliyetçiliğin, yarattığı tanımsız acılara rağmen bu denli güçlü kalabilmesi, insan olana üzüntü vermeli. Toplumumuzu ayakta tutacak ana ilke olarak ‘hümanizm’i düşünmeye bugünden başlasak, birkaç nesil sonra sonuçlarını ancak alabileceğimizi, tek aydınlık seçeneğin bu olduğunu bilmeli.

Nikos Asimopulos’u anmalı örneğin.
Fakir bir bezekçi-boyacı ailesinde doğan, öğrencisi olduğu İstanbul Zapyon Lisesi’nde okuyan yoksul öğrencilere yardım derneği kurulmasına önayak olan, 1919’da İstanbul Liman İşçileri Birliği’nin kurulmasında aktif rol oynayan, Milli Mücadele’yi destekleyen, 1921 yılında Türkiye Komünist Partisi saflarına katılan, muhabir olarak çalıştığı gazetelerde emekçileri savunan, topraklarımızdaki ilk 1 Mayıs gösterisinin teşkilatçılarından biri olan, yıllarca hapis yatıp 1933 yılında Türkiye dışına çıkmak zorunda kalan, 1968 yılının onikinci günü yetmişaltı yaşında Moskova’da yaşamını yitiren Nikos’u.

Ya da 1960’lardan itibaren on yıldan uzun süre Türkiye Komünist Partisi  ikinci adamı olan Aram Pehlivanyan’ı. Hani Parti’ye sorulsa Ahmet Saydan olarak ölen Ermeni şair, yazar Pehlivanyan’ı. Ve bu vesileyle de, kimliklerinden ne kadar soyunmuşlarsa o kadar devrimci sayılanları yani aslında  Türkleştirilenleri.

Ya da, Zoğrafyon Rum Lisesi’nin müdürü Dimitri Frangopulos’la otuz şunca senedir kardeşçe dostluğunu sürdüren; kapıdaki ‘Türk müdür yardımcısı’ yazılı levhadan ‘Türk’ ibaresi kaldırılana dek odasına girmeyi reddeden dedem Hasan Ceyhan’ı…

Bu örneklerin sarsıp silkelemediği insanların şiiri de bilimi de bizim dışımızdadır.
Yararlanılan Yapıtlar:

- İlber Ortaylı, Tarihin Sınırlarına Yolculuk, Ufuk Kitapları, İstanbul 2001
- Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi, İletişim Yayınları, İstanbul 1994
- Derleyenler: Mete Tunçay-Erik Jan Zürcher, Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik (1876-1923), İletişim Yayınları, İstanbul 1995
- İsmet Özel’le Söyleşiler:  Kitap-lık sayı 94 – Mayıs 2006, İsmet Özel’le Sivas Radyo      
Televizyonu’nda Yapılan Söyleşi – 6 Mayıs 2006, Kaçak Yayın – Temmuz 2006,    
Gerçek Hayat – 26 Nisan 2006, 9 Şubat 2007
‘Sonra Edebiyat’, Mayıs-Haziran 2007

İKİ CEPHEDE SAVAŞMAK – MARİN SORESCU

FIGHTING ON TWO FRONTS

A child comes and tells me:
- Daddy, Troy has fallen.
- Go and tell your mother.
Back he comes:
- Daddy, Tyre has fallen.
- Go and tell your mother.
A little later:
- Daddy, Nineveh has fallen, too…
- Has it?
- Yes. Nineveh and Susa and Babylon…
- Well, have you told her?
- No.
- Go and tell her. Qickly!
The child comes back, a history book in hand.
- Daddy, Rome has been founded.
- Go and tell her…And since you’re going there anyway,
tell her Carthage has fallen…oh, yes,
and tell her Byzantium has fallen, too.
The child comes back alarmed:
- Daddy, mummy has fallen!
- Fallen? Where?
- Into the lions’ den.
- Well, tell her to wait.

Since then, I’ve been training for a lion fight…
I have to free my wife from the den,
so we can found the beautiful city of Troy together.
After that, the beautiful city of Tyre…
And the beautiful city of Nineveh, and proud Babylon,
and Susa
and Carthage
and Rome
and Byzantium…
İKİ CEPHEDE SAVAŞMAK

Bir çocuk gelip şöyle der bana:
- Babacığım, Troya düşmüş.
- Git ve annene haber ver.
Gidip döner çocuk:
- Babacığım, Sur kenti düşmüş.
- Git ve annene haber ver.
Az sonra:
- Babacığım, Ninova da düşmüş…
- Öyle mi?
- Evet. Ninova ve Susa ve Babil…
- Pekâlâ, annene söyledin mi?
- Hayır.
- Git ve söyle ona. Çabuk!
Çocuk geri gelir, elinde bir tarih kitabıyla.
- Babacığım, Roma kurulmuş.
- Git ve annene söyle…Ve madem oraya gidiyorsun,
söyle ona, Kartaca düşmüş…ah, evet,
ve ona de ki, Bizans da düşmüş…
Çocuk dehşet içinde döner geriye:
- Babacığım, annem düşmüş!
- Düşmüş mü? Nereye?
- Aslan inine.
- Pekâlâ, beklemesini söyle.

O andan beridir, bir aslanla kapışmaya hazırlanıyorum…
Karımı o inden kurtarmalıyım
ki güzel Troya şehrini birlikte kurabilelim.
Ondan sonra, güzel Sur şehrini…
Ve güzel Ninova şehrini, ve gururlu Babil’i,
ve Susa
ve Kartaca
ve Roma
ve Bizans’ı…
Marin Sorescu

İngilizce’den çeviren: Onur Behramoğlu

Yazılıkaya Aylık Şiir Yaprağı (26) şubat 2008

MAKASÇI – MARİN SORESCU

THE SWITCH

The tram tracks pass by the hospital,
And directly in front of my room
The switch is thrown.
I’ve become used to this railroad noise.
But sometimes at night
It startles me.
Sometimes at night, when
With difficulty I’ve barely dozed off,
It sounds like bombardment.
It seems to me that a man gets down from every train
And runs here
To bring me news.
He knocks at my door:
‘Who is it?’ I ask, full of hope,
‘Come in!’
‘It’s me, the switch.
I must tell you that the No. 14 tram, too, has passed on.’

 
MAKASÇI

Hastanenin yanından geçiyor  raylar,
Ve tam odamın önünde
Makas değiştiriliyor.
Bu demiryolu gürültüsüne alıştım.
Ama bazı geceler
Ürkütüyor beni.
Bazı geceler, güç bela uyumaya çalışırken
Bombardıman sesi gibi geliyor.
Sanki her trenden bir adam inip
Haber getirmek için
Buraya koşup
Kapımı çalıyor:
‘Kim o?’ diyorum, umutla,
‘İçeri girin!’
‘Benim, makasçı.
14 numaralı tramvayın da geçip gittiğini söylemeliyim size.’

 
Marin Sorescu

İngilizce’den çeviren: Onur Behramoğlu

Ç.N. Çeviri Edebiyatı (4) Ağustos 2007